Kırmızı Oda yayınlanan ilk bölümü ile televizyon dünyasına hızlı bir giriş yaptı. Oyuncuların performansı, hikayelerin vuruculuğu ve gerçek hayat hikayelerinden esinlenilmiş olması, izleyiciyi terapi odasına misafir etmesi Kırmızı Oda dizisini deyim yerindeyse ilk bölümde zirveye taşıdı. Tabii, Türk televizyonlarının alışkın olduğu; kadına şiddet, mafyacılık, töre cinayeti, kan davası, namus meseleleri gibi basmakalıp bir senaryo temasına sahip olmaması da Kırmızı Oda için fazlaca avantaj oluşturdu.
Tabii bir dizi bu kadar ilgi görünce, hızlıca yaptığımız Instagram paylaşımı bir foruma, panele dönüşünce, dizi de psikoloji dizisi olunca Psikoloji Arşiv’e Kırmızı Oda dizi incelemesi yazmak farz oldu.
Kırmızı Oda, ilk bölümü ile evlerimize travma, anksiyete, paranoya, sosyal öğrenme, depresyon gibi pek çok psikolojik betimlemeyi taşırken empatiye de yer verdi. İkinci bölümde; öfke olarak ifade edilenin ardında derin bir üzüntü olabildiğini gördük ve Alya ile biraz daha heyecanlandık. Yer yer hataların yapıldığı (danışanı ajite etmek gibi), bazen de reytinge öncelik verilerek terapötik ilişkinin ultra süper hızlı kurulduğu Kırmızı Oda, terapi ve psikolojik desteğin de ne kadar hayati bir ihtiyaç olduğunu vurguladığı, anlattığı için biz hatalarını görmezden geldik bile.
Bu Yazıda Sizi Neler Bekliyor?
Ağlamak
Gelelim danışanlara… Meliha, Salih, Mehmet, Nesrin, Alya… Her birinin farklı ve vurucu bir hikayesi var. Ama bazı ortak noktaları da yok değil. Belki de en önemli detay bir yerlerde üzüntünün kucağına bıraktıkları bir çocuğu içlerinde saklamaları. Üzülünce ağlayabilmenin ne büyük bir nimet olduğunu hatırlatıyorlar seyirciye… En çok da Mehmet ve Meliha.
Ağlamak faydalı mıdır insan için? Elbette faydalıdır. Bir kere fizyolojik bir ihtiyaçtır. İlk düştüğünde 40˚C olan gözyaşı, gözdeki mikrop ve zararlı bakterilerin temizlenmesini sağlar. Öte yandan, kişinin kendisine ve başkalarına zarar vermeden duygusal boşalım, rahatlama yaşamasına ve dengeyi tekrar kurmasına yardımcı olur. Ağladıktan sonra rahatlamış hissetmemizin bir sebebi de kişinin ağlaması sırasında vücudun alarma geçmesi ve dengeyi tekrar kurabilmek için dopamin, serotonin salınımını artırmasıdır.
Ağlayamamak ve Ağlamamak
Peki ya ağlayamamak? Bir başarı mı, bir güç göstergesi mi, bir sağlamlık alameti mi? Pek değil… Ağlayamamak, kişinin duygusal boşaltımı gerçekleştirememesi nedeniyle pek çok psikolojik ve fizyolojik soruna sebep olabilir. Rahatlatılamamış gerilim psikosomatik rahatsızlıklara neden olabilir. Üzüntü hali devam ederken kişinin hiç rahatlama fırsatı yaratamaması ve bu gerilimlerin sürekli birikmesi de genetik yatkınlığı bulunan psikolojik rahatsızlıkları tetikleyebilir.
Ağlayamamanın baş etmesi zor bir durum olduğunu belki çevrenizde belki de Kırmızı Oda’yı izlerken fark etmişsinizdir. Ağlayamamak ve ağlamamak arasında da fark olduğunu bilirsiniz. Kırmızı Oda’da da her iki örneğini görüyoruz. İsteyip de ağlayamayan, hissizleşen de var; ağlamayı bir zayıflık, eziklik olarak görüp ağlamayan, ağlamayı yok sayan da. Peki ağlayamamak psikolojide ne anlatır bize?
Ağlayamamak ile akla ilk gelen tanı majör depresif bozukluk olacaktır. Duygudurum ve kaygı bozukluklarının negatif duygulanım alanındaki ortak kümesi nedeniyle kaygı başlığını da akla getirebilir. Ancak bilindiği üzere depresyonun aşırı uyuma ya da uyumama, aşırı iştah artışı ya da yüksek iştahsızlık, aşırı ağlama ya da ağlayamama gibi iki zıt kutuptan oluşan güçlü belirtileri vardır.
Hangi uçta yer alırsa alsın bu belirtiler kişinin işlevselliğini, yaşam doyumu seviyesini azaltacaktır. Ayrıca ağlayamama kutbunda yer alan bir biçimde depresyon yaşayan kişiler, ağlamanın getirdiği rahatlama, duygusal boşalım ve vücudun denge kurmak için alarma geçmesi gibi artılardan faydalanamayacakları için döngüsel bir iç sıkıntısı da yaşayabilirler ki bu da bireyi majör seviyeye itebilir.
Kırmızı Oda ’nın Ağlayamayanı: Meliha
Kırmızı Oda Meliha’nın repliğini belki hatırlarsınız: Belki 30-35 yıl vardır, hiç ağlamamıştım. Meliha, ağlayamamak gibi pek çok majör depresyon belirtisine sahip. Zamanında bir kara kutu olarak zihnine hapsettiği travmalar ve acıya karşı duyarsızlaşmasa da tepkisizleşmiş olması majör depresyon ile kesişen bir yol çizmiş ona. “Ben bütün planlarımı bu hayattan gitmek üstüne yaptım” diyerek de özkıyım düşünceleri olduğunu anlatıyor bize ve terapiste.

Ağlayamamanın ne büyük bir yük olduğunu da ağlamayı başardığı zaman anlatıyor ve yüzündeki rahatlamış gülümseme de bu beyanı destekler nitelikte. Ağır bir travmayı tedavi etmek için danışanı ağlatmak mı gerekiyor? Elbette hayır. Bu bir tedavi biçimi değil, rahatlama biçimi. Meliha’nın ağlayabilmiş olması, depresyondan kurtulmasa da tanıya bağlı hissizleşmenin bir an bile olsa ortadan kalktığını, kara kutunun açıldığını gösteriyor. Zaten tedavi hastalığı yok ederek değil, onunla yaşamayı öğrenerek ve sürekli yeni önlemler alarak mümkün oluyor.
Kırmızı Oda ’nın Ağlamayanı: Mehmet
Mehmet’in hikayesine biraz daha yakından bakmamız için ikinci bölümü beklememiz gerekti. Bazılarımızın tahmin ettiği gibi şiddeti öğrenerek büyüdüğünü, öfkesinin altında çok mutsuz ve kendini sevmeyen, sevemeyen bir çocuk olduğunu gördük. Bu şiddeti meşru kılmaz elbette ama tedavi sürecini kolaylaştırır.

Kırmızı Oda’nın Mehmet’i, temelde hastalığı nedeniyle babası tarafından psikolojik ve fiziksel şiddete maruz bırakılarak büyümüş bir çocuk. Eskiden ağlayamıyor muydu? Pek tabii ağlıyormuş flashback’lerden anladığımız üzere. Ancak babasının sözel şiddet için seçtiği hastalık, güçsüzlük başlıklarına bir de ağlaması eklenmiş bir zayıflık belirtisi olarak. Ağlamanın zayıflık olduğunu öğrenmiş. Sonra ağlasa da gelen olmadığını fark etmiş ve ağlamanın bir çözüm üretmediğine inanmış. Yukarıda bahsettiğimiz ağlama sonrası rahatlama Mehmet için belki de hiç söz konusu olmamış.
Ağlamanın zayıflık olduğuna ve kendisi için bir çare olmadığına o kadar emin olmuş ki üzüntünün yerini öfke, güvenmenin yerini paranoya almış. Othello Sendromu’nu andıran kıskançlığı ve kendiyle özdeşim kurduğu oğluna yani kendine kızgınlığı o kadar büyümüş ki üzülmek, ağlamak unuttuğu şeyler haline gelmiş. Çocukluğundaki hüzünleri açtığında, terapist şu soruyu soruyor Mehmet’e: En çok oğlunuzu mu dövüyorsunuz? Sonrasında Mehmet’in “Pısırık gibi annesinin eteğine sığınmıyor mu” dediğinde özdeşimi fark etmesi ve dehşete düşmesi belki sizin de dikkatinizi çekmiştir…
Etrafındaki kimsenin onu sevmediğine, ona değer vermediğine inanan biri ne yapar? Zayıf yönlerini herkesten saklar. Biz de yaparız bunu aslında. Zayıf yönlerimizi insanlardan saklarız. Ama güvendiğimiz birileri vardır, yanında hıçkıra hıçkıra ağlayabildiğimiz. Peki ya kimseye güvenmezsek? Mehmet gibi ağlamamak için kılı kırk yarabilir, üzülmek yerine öfkelenebiliriz. Her zaman güvenebildiğimiz birilerini bulabilmek umuduyla, eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Kaynaklar
Kring, A.M., Johnson, S.L., Davison, G. ve Neale, J. (2015). Duygudurum Bozuklukları. Anormal Psikoloji (12. Baskı) içinde (s. 129-170). (M. Şahin, Çev.) Ankara:Nobel.
Güzel, H.Ş. (2018). Çocukluk Dönemi Psikopatolojileri. Ankara: Akademisyen Kitabevi.

[…] Konuk karakterlerimiz ise Nazlı ve Recai çifti olacak. Daha önceki incelememiz için Kırmızı Oda Dizi İncelemesi: Ağlayamamak adlı yazımıza göz […]