Film incelemeleri Psikoloji Arşiv’de. Film karakterleri psikolojik incelemeleri için yazarlarımızın güçlü kalemine güvenebilirsiniz. Film analizleri ve Psikolojik film incelemesi için Dizi-Film kategorisine göz atabilirsiniz. Filmlere psikolojik bakış temalı yazılar ve film kesitleri film alıntıları psikolojiarsiv.com adresinde! Psikologların ve psikoloji öğrencilerinin izlemesi gereken filmler listesi Psikoloji Arşiv'de!
Merhaba, ben klinik psikolog İrem Öztürk. Bugün sizlerle yeni vizyona girmiş Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün filminin psikolojik inceleme yazısı ile beraberim.
Yazıma başlamadan önce bir önsözde bulunmak isterim. Bu yazının içerisinde “mahrum edilmiş yas” kavramı ile tanışacaksınız. Ben mahrum edilmiş yas olgusunu sadece kavramsal olarak bilen değil, aynı zamanda birebir deneyimlemiş birisiyim.
Herkese selam! Film Psikoloğu Selin Cennet Türker psikolojik filmler eşliğinde tekrar sizlerle! Psikoloji öğrencileri, meslektaşlar, psikoloji okumayı planlayanlar ve psikolojiye merakı olanlar… Bu liste sizin için. Psikolojik Filmler: İzlemen Gereken 70 Film ile ortamlarda sohbete, eşe dosta film önermede bir numara olacaksınız. Yıllardır orada burada gördüğünüz saçma sapan psikolojik filmler listesi artık tarihe karıştı. Engin Hoca’nın listesi hariç! Sizlere kavramları, psikopatolojileri, tedavi sürecini izleme, anlama, eleştirme imkanı verecek onlarca filmi bu yazıda bulacaksınız. Her gün bir film izleseniz 70 gün yapar. Bereket versin 🙂 Okumaya devam et
Seyfettin Tokmak‘ın yazıp yönettiği 2024 yapımı Tavşan İmparatorluğu; konusu, sinematografisi ve psikolojik izdüşümleriyle çok kıymetli bir film. Hem öyküsü hem de atmosferi gereği ağır ve karanlık. Ama kesinlikle fragmanından daha keyifli bir seyre sahip. Çünkü fragman sizi boğup boğup duvara atacakmış gibi düşündürse de filmin nefes aldıran çok yeri var. Ben filmi özel gösterimde izledim. Film sonrası yönetmenin söyleşisi vardı. Çok da keyifli geçti.
Tavşan İmparatorluğu Filminin Konusu
Tavşan İmparatorluğu ne anlatıyor? Hikaye annesini henüz kaybetmiş Musa’nın babası tarafından itildiği bir rolün merkezinde ilerliyor. Babası Beko, Musa’yı rehabilitasyon merkezinden para alabilmek için “engelli rolü yapmaya” zorluyor. Akıllı, gururlu, iyi kalpli bir delikanlı olan Musa hem babasına hem de tazı yarışında tavşanları yem yapan Muzaffer’e savaş açıyor. Musa’nın kendini ve tavşanları kurtarması ise en büyük dileğimiz oluyor.
Musa’nın yası, sıkışmışlığı bizi derde kedere iterken, dişiyle tırnağıyla hayata tutunmasını da hayranlıkla izliyoruz. Psikolojik sağlamlık bir insan formuna girmiş. Babasına kızıyoruz ama onun çaresizliği de ayan beyan ortada. Yine de zalimce ama yine de çaresiz.
Filme Kısa Bir Bakış
Tavşan İmparatorluğu ses, ışık, doğayı harika bir şekilde kullanıyor. Adıyla müsemma, doğanın içinden bir film. İlerde yer vereceğim üzere; doğayla ilgili her şey bir sembol ve büyük bir anlam bütünlüğü yaratıyor. Oyuncu seçimi, Alpay Kaya başta olmak üzere muhteşem. O kadar doğal bir performans ki bu Alpay Kaya’nın Musa olma yetisinden gram şüphe etmiyorsunuz. Gözleriyle oynadığı her sahnede; bir göz süzme, bir kinlenme, bir incinmişlik sahnesinde Musa’nın hiçbir şey söylemesi gerekmiyor. Seyfettin Hoca’nın da dediği gibi diyaloğu azaltması çok daha vurucu ama aynı açıklıkta bir etki yaratıyor. Alpay Kaya’yı kesinlikle daha çok yerde görmek isterim. Bu yetenekler tek filmle kısıtlı kalmamalı.
Kubilay Tunçer’in (Muzaffer) kötü karakterlerini beğeniyorum. İnsanı çok çabuk nefret ettirebiliyor. Kesinlikle büyük yetenek! Erkin kaybıyla gelen narsistik kırılmayı da çok rahat çok profesyonel yansıtıyor. Sermet Yeşil ise Tavşan İmparatorluğu’nda bizi en çok yoran karaktere Beko’ya hayat veriyor. Yine çok iyi bir performans ve bu filmde yorulduğuna eminim. Sakladığı, gömdüğü, çeliştiği öyle çok duygu vardı ki Beko’nun, Sermet Bey’e yük olmamıştır diyemem.
Artık SPOILER kısmına geçiyoruz. Tavşan İmparatorluğu izlerken üzerime atılan her duygu zerresinden her anlam tanesine her şeyi buradan sonra yazacağım. İzlemeyenler, filmi izleyip gelebilir. Ben Film Psikoloğu, hazırsanız koşu başlıyor.
Tavşan Kaç Tazı Kovala
Filmin ana hattında devam eden bir paralel var. Tavşanlar yakalanıyor, ağaç diplerindeki kapanlara düşüyor. Aynı tavşanlar, akşama yapılacak bahisli tazı yarışında tazıları kudurtmak ve hızlı koşturmak için kullanılacak. Büyük ihtimalle ölecekler. Acı içinde. Kaçarken.
Tavşanları yakalayan baba Beko. Tazıları koşturup bahis oynatan Muzaffer… Hem yarışın hem de rehabilitasyon merkezinin sahibi Muzaffer! Beko’ya “rol yaptırma” fikrini veren de para vadeden de Muzaffer. Kati bir kötü bu adam. Sistemin sürdürücüsü değil kurucusu. Belki de bölüm sonu canavarı. Ama Musa’nın her bölümde her canavarla savaşması lazım. Tavşan İmparatorluğu kolay kurulmuyor…
Sadece tavşanlar mı bu hikayenin mağduru? Hayır, tazı da bu kötülüğe mahkum. Tavşan kaçıp tazı kovalasa da onları bu cepheye getiren Muzaffer. Sistemin sürdürücüleri tavşanları yakalayan, tazısını yarışa getiren, çocuğuna engelli rolü yaptıranlar. İtiraz etmeyenler, kendi çaresizliğinde boğulanlar.
Musa başlangıçta tavşan olduğuna çok emin. Bu yüzden onlarla özdeşim kuruyor. Tavşanları kendini kurtarır gibi kurtarıp tuzakları kendi kapanını yıkar gibi yıkıyor. Sonra kucağında tavşanla, başıboş bir tazı çıkıyor bir akşam. Mavi! Muzaffer’in kıymetli tazısı ama kaçmış, çıkmış bu sistemden. Çok da hırlıyor Mavi, saldıracak. Musa hırlamaya, kendini büyütmeye, Mavi’yi korkutmaya başlıyor. Artık o da hem tavşan hem tazı. Kurtuluş Mavi gibi kaçmaksa kaçmalı, dönmemek üzere.
Musa’nın Savaşı
Musa annesinin yasını tutamadan, Beko’nun ittiği çukurda debelenen bir delikanlı. Babasına çok kızgın. Tavşanları ve Musa’yı Muzaffer’e yem ettiği için. Ama kafeste öylece duran bir tavşan değil Musa. Kurtulması ve kurtarması için gerekirse denizi de yaracak bir sağlamlığı ve inadı var. Musa’nın inadı, savaşı en yalın haliyle psikolojik sağlamlık aslında.
Babası onu engelli rolü yapmaya, rapor almaya, rehabilitasyon merkezine gitmeye, Nergis’ten rol yapmayı öğrenmeye zorladığında asla boyun eğmiyor. Bazı şeylere ikna olsa da savaşı hep sürüyor. Karanlığın içinde gördüğü her ışığa koşuyor. Ufak intikamlar alıyor babasından, duygularını ve lafını da esirgemiyor. Savaşçılığını belki ilk sahnede bile görüyoruz. Bence Musa tuvaletini, heyeti ikna etmek ve rapor almak için kaçırmıyor. Bu bir isyan! Musa değil, babası utanacak.
Tavşan İmparatorluğu’nun delikanlısı Musa, hala da bir ana kuzusu zaten. Hastaneden döndükleri gün, evden annesinin yazmalarını, eteğini, yorganını alıp bir mağaraya, eski bir madene gidiyor. Orada kendisine ışığı yumuşak, duvarları soğuksa da kucağı sıcak bir ev kuruyor. Yatış şekli ve ileride çukurda kısılıp kaldığı an hala anneye duyduğu ihtiyacı apaçık gösteriyor. Hangi çocuk üzgünken annesine sığınmak istemez ki?
Nergis
Demiştim ya hani, tavşan da tazı da masum. Musa başta kızıyor Nergis’e mesela, babası annesinin saatini de ona verdi. Engelli rolü yapmayı öğreten de Nergis. Muzaffer’in kızından ne olacak?! Nasıl kızmasın? Musa’nın her şeyi çalınıyor. Kimliği bile. Bari o saat kalsaydı… Söküp alıyor saati. Ama çok geçmeden Nergis’in çaresizliğini de görüyor. Nergis de suçlu değil bu hikayede, o da kendi babasının kurbanı. Bir baba… Çocuğuna engelli rolü yaptırıp para kazanmayı kendine yedirebilen babalar! İşlevini kaybetmiş bir baba figürü. Artık otorite olarak görülemez zaten.
Babanın baba olmadığı bir yerde genç bir erkek büyümek zorunda kalıyor. Nitekim Musa da ipleri eline almak; kendini, Nergis’i, tavşanları ve belki Mavi’yi kurtarmak istiyor. Her korktuğunda da mağarasına sığınıyor. Nergis de dahil herkesi o mağarada korumaya çalışıyor.
Erk Kaybı ve Kastre Edilmiş Erkekler
Tavşan İmparatorluğu erkekliğin, gücün dışavurumunun; sorunlu, kusurlu olduğu bir yerde gücü şefkatten gelen bir hikaye anlatıyor. Bir kişinin umutlu inadının bile çok şey değiştirebileceğini vadediyor. Ama Muzaffer, Beko, Musa… Hepsi bu erkin bir parçası.
Önce Beko‘ya bakalım. Eşini zor bir işte çalışmaya gönderiyor ve oğlunun gözünde annesinin ölümüne sebep oluyor. Evin geçimini, ailenin ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Bir başka otoriteye kendini ezdirerek, sürekli ezilerek bir şeyler kazanmaya çalışıyor. Tüm bunlara rağmen de Beko bir baba. Ama işlevini yitirmiş bir baba. Hiçbir tabi görevini yerine getiremeyen Beko sembolik anlamda kastre olmuş, erki kaybetmiş bir durumda. Ama bu kayıptan onu çıkaracağını umduğu parayı almak için oğluna engelli rolü yaptırıyor. Kısacası sembolik olarak Musa’yı da kastre ediyor. Kimliği çalınan bir çocuk için başka ne denebilir ki.
Her şeye rağmen sevgisiz bir baba değil. Oğlunu Muzaffer’in önüne atmıyor. Musa’nın Tavşan İmparatorluğu’nu, mağarasını görünce hüngür hüngür ağlıyor. Oğlunun acısını görmüyor muydu? Görüyordu elbette. Ama buna yeri yoktu. Bastırdı geçti. Musa’yı yönetebilmek istedi. Beceremedikçe daha çok panikledi ve zalimleşti.
Muzaffer ve Mavi
Muzaffer’e bakıyoruz… İnsanlara hükmetme biçimi, bulunduğu çevrede sahip olduğu sorgulanmaz otorite, kendi kurduğu çetemsi yapıların içindeki rolü onu büyük bir erk sahibi kılıyor. Ama en hızlı tazısı, erkine en büyük katkıyı sunan unsur kaçıp gidiyor: Mavi!
Mavi’nin kaçması Muzaffer’in hazmedemediği bir durum. Filmde Beko’ya defalarca “Mavi’yi bul” diyor. Tazısını arıyor ama hasretinden, sevgisinden değil. Bahisçilerden birisi Mavi’den “kaçtı” olarak bahsedince, küfür kıyamet onu yarıştan kovuyor. Erk kaybını hatırlatan bir narsistik kırılma! Musa merkeze gelen müfettişlere “bunların hepsi rol yapıyor” diyor. Hem de Muzaffer bile oradayken. Bir narsistik kırılma daha!
Tavşan İmparatorluğu için en barbar karakter Muzaffer. Yumuşak karnı ise gücünün zayıflaması. Musa da Mavi de gücünü, hükmünü zayıflatıyor. Mavi bulununca sarılacak, öpecek mi sanmıştınız? Muzaffer’i ve kırılımlarını doğru okumamışsınız.
Kadınsız Bir Dünyanın Barbarlığı
Filmde birkaç saniye görünen bir anne dışında kadın karakter yok. O anne de yok gibiydi zaten, başını eğip emre uyup gitti. Bir de müfettiş var (Keşke daha cevval olsaydı). Hikayede kadın eksikliğini hissediyorsunuz. Sağduyu, şefkat, dengeleyici bir ses eksik. Ama bir taraftan da çok aklınıza yatıyor.
Musa’nın annesi yaşasa, Muzaffer’in hikayeye katılan bir eşi olsa olayların bu kadar kötü gidemeyeceğini hissediyorsunuz. Ben filmden sonra yönetmen Seyfettin Tokmak’ın söyleşisini de dinleme fırsatı buldum. Kadın karakter eksikliğini bilinçli olarak tasarladığını, bu kadar gaddar ve barbar bir hikayenin ancak erkek ağırlıklı bir zaman ve mekanda mümkün olduğunu düşündüğünü paylaştı.
Çok katıldım kendisine ve istediği şeyi yansıtabildiğini de söylerim. O kadar erkek egemen bir sistem ki hiçbir barbarlık sırıtmıyor. Karakterleri ve diyalogları azaltması da filmin sert atmosferini besliyor. Bunu da bilinçli yapmış. Ne diyebilirim ki yapmış ve olmuş. Emeğine sağlık.
Teknik Hatayı Düzeltelim
Bir bilgi hatası var filmde. İşin içinde olduğum için bilmeyenlere doğrusunu anlatmak isterim. Tavşan İmparatorluğu filminde; sahte engelli raporu aldırılan çocuklar ve gerçekten özel gereksinimli olan çocuklar bir sınıf ortamında eğitim görüyor. Bu bir özel eğitim alt sınıfı diye düşünüyorsunuz. Ama kurumun önündeki tabelada Özel eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi yazıyor. İşte burada bir hata var.
Özel Eğitim Alt Sınıfı, devlet okullarında yer alan ve benzer yaş, tanı ve seviyedeki özel gereksinimli çocukların tam zamanlı eğitim gördüğü bir sınıftır. Yani çocuklar toplu olarak, sınıf şeklinde eğitim görür. Doğrudan bir devlet okuludur. Yine aynı çocukların; hastane raporu ve RAM raporu almalarının ardından, hepsine ücretini devletin ödeyeceği ayda 8 derslik bir özel eğitim hakkı tanınır. Bu eğitim hakkı bireyseldir. Grup dersi de yapılır ama filmdeki sınıf ortamı olmaz. Grup dersi de 40 dakika sürer ve 2-3 çocuk birlikte derse katılır. Bu bireysel ve grup eğitim hakkı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerince karşılanır.
Rehabilitasyon merkezleri yine Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı çalışır. Ancak devlet okulu sisteminde değildir. Kurum kendisine kayıtlı olan öğrencileri için bireysel ve grup derslerini, kendi eğitim kadrosuyla yürütür. Yapılan her ders için ilçe müdürlüğüne fatura keser. Devlet, her çocuğun yapılmış ve faturası kesilmiş dersi için kuruma ödeme yapar. Kamu spotu: Rehabilitasyon merkezine raporuyla kayıp yaptırmış hiçbir çocuğun velisi kuruma ücret ödemez. En önemli gördüğüm kısım bu, dahasını merak ediyor ya da öğrenmek istiyorsanız yoruma sorunuzu yazabilirsiniz.
Kısacası burada işleyişi farklı olan iki eğitimin kurumunun birleştirildiği bir örnek görüyoruz. İkisinin farklı şeyler olduğunu sizlere “doğru bilgi” adına aktarmak istedim. Belki film için öykü geliştirmeyi kolaylaştırsın diye de bilinçli tercih etmişlerdir. Ama ben doğrusunu söyleyeyim.
Ufak Bir Sitem
Söyleşide Seyfettin Hoca’ya eşlik eden bir hanımefendi vardı. Kendisi hikayeyi bir doğu hikayesi olarak betimledi. Yanlış hatırlıyorsam affola, şehirde batıda bu hikayelere rastlamıyoruz da demişti. Biraz çevremizi görelim, tanıyalım isterim. Bu hikayeler; ülkenin her yerinde her an karşınıza çıkabilecek hikayeler. Ailelere çocuğunu “bizim rehabilitasyona” kaydettirsin diye para teklif edenler, dersi başka öğretmene yazıp işleyişte yardımcı öğretmene, stajyere yaptıranlar, zaten devletin sağladığı ücretsiz bir eğitimi “bizim kurumumuzda ücret istenmiyor” diye reklam yapanlar…
Artırıyorum; agresyon sorunu olan özel gereksinimli çocuklar için ek ücret talep eden kurumlar…
Artırıyorum; bazı rehabilitasyon merkezlerinin bazı çocuklara tam zamanlı eğitim vermesi ama bunu kaçak yapması… Daha da kötüsü bu çocukların kayıtlı olduğu özel eğitim alt sınıflarının, devlet okullarının, yine bu çocukları idare etmesi ve regüle olmaları zor olduğu için devamsızlıklarını görmezden gelmesi…
Bu saydıklarımın hiçbiri için Anadolu’da bir dağ köyüne gitmenize gerek yok. İzmir, İstanbul, Ankara’nın göbeğinde dönen dolaplardan bahsediyorum size. Sahil şeridine arkanızı dönün yeter. Hanımefendinin aksine ta doğulara gitmenize gerek yok.
Ben sadece devlet bu çocukların eğitim hakkını daha iyi korusun istiyorum. Çok sık teftişe gidiliyor, habersiz de gidiliyor. Ama yetmiyor. Onların düşündüğü her şeyi düşünerek, hinden daha hin olarak yapmalıyız bunu.
Çok sevdiğim bir arkadaşım şöyle demişti. Acı geçiyor, acının getirdikleri geçmiyor. O zaman acı için geçmeyen bir iz bırakıyor diyebiliriz. Peki ya ize bile dönüşmeyen bir acıyla karşılaşırsak bir gün, ona nasıl dayanırız? Uzun bir aradan sonra, sizlerleyim. Bendeniz Selin Türker, nam-ı diğer Film Psikoloğu. Mendilleri hazırlayın, Hamnet: Yasın Dönüşümü ile acıya, kedere, kaybolmaya doğru engebeli bir yolculuk yapacağız.
Hamnet Filminin Konusu
Film; Maggie O’Farrell’in aynı adlı kitabından uyarlandı. Shakespeare ve ailesini odaklanan bu kurgu hikaye, Hamlet oyununun çıkışını merkeze alıyor. Oyunun bir aile dramından geldiği fikrini öyle inandırıcı anlatıyor ki hak verme, bu kurguya inanma eğiliminiz çok artıyor. Film de kitap kadar başarılı. En azından Blonde’nin yüz gömlek üstünde. Gerçekten, ne rezillikti. Neyse…
Filmi beğendim mi?
Fikrime güvenenler, ben filmi çok beğendim. Hamnet gerçekten sinemaya gidip rimelinizi peçeteye bıraktığınıza değecek bir film. Benzetmede kendimden yola çıktım. Sinematografisi güçlü, dönemine uyumu ve oyunculukları başarılı. Duyguyu hissetmenizi istediği an öyle bir yığıyor ki üstünüze, empati yapmamak için direnmeniz gerekir.
Özel bir hayranlık da belirtmek isterim Hamnet için… Jessie Buckley, hayat verdiği Agnes’te öyle bir rol çıkarıyor ki çıldırırsınız. Sadece bu performansı görmek için bile filmi izlemeye değer. Acıyı taşımak, yaşamak ve aktarmak değil bahsettiğim şey. Elbette bunu çok güzel yapıyor. Ama filmin ilk sahnesinde doğanın rahmi saydığı kovukla öyle güzel bütünleşmiş ki Jessei’nin Agnes’i hemen sarıyor sizi.
Acı Geçiyor mu Gerçekten?
Önce Hamnet izlemeyenleri uyarayım, buradan sonrası sizin için fazla bilgi içeriyor. Sorun değilse de okumaya devam edebilirsiniz. Yasın ne olduğunu terimsel olarak hepimiz biliyoruz. Ama her yaşantıda olduğu gibi yas ve kayıpta da “yaşayan bilir”. Çok fazla tesellimiz vardır kayıp için… Mutlu yaşadı, Allah sevdiğini erken alırmış, acısı dindi, çekmeden gitti… Ölümü kutsallaştırmaya, ahiret inancıyla bir kurtuluş atfetmeye çalışırız. Kutsaldır, kurtuluştur belki. Yaşayan bilir.
Hepinizin en az bir kere duyduğuna inandığım bir dua ve teselli var. Allah sıralı ölüm versin. Herhangi bir yaratıcıya inanmasak dahi herkesin “amin” diyeceğine öyle eminim ki. Kimse böyle bir acıyı düşmanına bile dilemez sanırım. İşte bu yüzden çok ağır Agnes ve William’ın yasına eşlik etmek. Sıra bozuldu bir kere.
Yas ile Büyümek
Yas her şeyden önce bir idrak ile başlar. Kaybın nasıl olduğuna göre de bu idrakın süresi çok değişir. Kaybı bir haberle geldiyse kişiye, öylece bir toprak birikintisinin yanında dua ederken bulduysa mesela kendini idrak zaman alır. Ama Agnes gibi oğlunu, Hamnet’ini kollarında kaybettiyse, bu idrak kaçınılmaz ve anidir. Belki de bu yüzdendir William’ın görece daha geç idrak etmesi.
Yasın evrelerine bakacak olursak; inkar, öfke, pazarlık, hüzün ve kabul olarak beş temel evre çıkar karşımıza. Ama tabii ki acı kitaba uymaz. Sırası karışır mesela bunların. Yasta bu evrelerin bazıları hiç gitmez bazıları hiç gelmez. İnkarda, öfkede, depresyonda saplanıp kalabilir insan.
Agnes, Hamnet ve Öfke
Eşinin mutlu olması için, onu kaybetmemek için Agnes büyük bir fedakarlık yapar. Taşrada yavaş yavaş eridiğini gördüğü William’ı Londra’ya gönderir. William zaten kendisine sürekli yetersizlik yükleyen, yetişkinken bile şiddet gösteren babasından uzaklaşmaya ihtiyaç duyar. Ama Agnes için bu iyiliğin bedeli yalnız bir anne olmak, oğlu Hamnet ölürken, kızı Judith vebadan kıvranırken tek başına acı çekmek olur.
Kendine ve eşine öfkede saplanıp kalan Agnes, eşinin bir baba olarak “orada olmayışına” kinlenip, yeterince üzülmediği düşüncesinde yüzüp durur. Boğulur. Demiştim, bazı evreler hiç gitmez. Haksız da değil belki. O kadar erken dönmeseydi William Londra’ya olmaz mıydı? Ama onun hüznü yaşama dili başka. Dilsiz bir hüzün belki.
Hamnet, Hamlet ve Yasın Dönüşümü
William’ın acısı konuşmaz. Ağlamaz. Acısını taşıyamadığı bir gün, hüznü suya edebi bir dille dökülür. Olmak ya da olmamak. Ölmek ya da ölmemek. İşte bütün mesele budur gerçekten. Acısı bir esere dönüşür. Yas küçülmez ama William büyür. Sıralı olmayan bir ölüm, ölümsüzlüğe dönüşür.
Tam da bu sayede Agnes, tek acı çekenin, bu yası taşıyan tek kahır dolu kalbin kendisi olmadığını görür. Kocasıyla ve onun babalığıyla barışır. Oyunu izlerken Agnes, elini Hamlet’e uzattığı an bir hıçkırık sesi yükseldi salonda, sormayın gitsin. Biz de elimizi uzattık sanki herkese.
Her ne kadar bir kurgu öykü de olsa bu bağ, beni çok fena vurdu. Hamlet’in, kaybedilmiş bir evladın yasının dönüşmesiyle çıkmış bir eser olma ihtimaline vuruldum. Çünkü sanat gerçekten bu dönüşümü mümkün kılar.
Werther’e Selam, Hamnet’e Hasret
Bir acının bir esere dönüşmesi, benim için krizden çıkan bir bağlanmadır. Ayrılığa yazılan bir şarkı, sevgiliye yazılan bir şiir, kaybedilen bir evlada yazılan bir oyun. İlla eser olmasına gerek yok. Acı dönüşür. Aslolan, acının bıraktığı izle ne yaptığımızdır. Bu bazen kaybedilen kişinin en sevdiği çiçeği her daim beslemektir. Bazen doğum günlerinde ona mektup yazmaktır.
Bir eser, duyduğumuz acıya tuz basabilir. Bu yüzden Hamnet ve Hamlet, zihnimde Genç Werther’in Acıları’nı çağrıştırdı. Bu eser de Goethe için bir hayatta kalma, acıyla vedalaşma oldu. En azından rivayet edilen budur. İlla bir eser ortaya koymak olmasa da acıyla baş etmenin, hayatta kaldığımız binbir türlü yolu vardır.
Sizlere okuma önerisi bırakıyorum. Sevgiyle ve sevdiklerinizle kalın.
Bad Behaviour filmi psikoloji okuyan, psikolog olan, alanla ilgilenen herkesin izlemesi gereken bir film. Bir de annesiyle sorunları olan yetişkin çocuklar, mommy issues‘a sahip herkes mutlaka göz atsın. Hani travma döngüsünü kırmak, yanlış davranışları bizden sonraki nesile aktarmamak diyoruz ya hep… İşte bu film hiç beklenmedik bir şekilde bunu yapmanın en doğal halini anlatıyor.
Kemerleri bağlayın. Film Psikoloğu ile Bad Behaviuor film incelemesi başlıyor!
Bad Behaviour Filminin Konusu Ne?
Film, bir zamanların çocuk oyuncusu olan Lucy’nin, kendiyle, kızıyla, ailesiyle olan sorunlu ilişkilerini konu alıyor. Hikaye, Lucy’nin severek takip ettiği bir ruhani liderin (Elon) inziva kampına katılmasıyla başlıyor. Başlangıçta çok gerilim filmi gibi hissettiren bu atmosfer zamanla değişiyor. Ani gelişen bir olayla odağını Lucy ve kızı Dylan’a çeviriyor.
Neden İzlemelisin?
Aydınlanma, kendini bulma, duygusal istismar ve psikolojik şiddet gibi unsurlara hassas dokunuşlar yapan bir film. Travmanın nasıl ebeveynden çocuğa aktarıldığını, aşamadığımız her sorunun nasıl gün gelip ayağımıza dolandığını müthiş bir şekilde anlatıyor. Bad Behaviour, psikoloji odaklı bir kara-komedi izlemek isteyen herkes için harika bir tercih olur. Eğer The Lobster, Arap Blues gibi filmleri seviyorsanız bu garip filmi de seversiniz.
Lucy: Annelik ve Delilik
Bir çocuk hayal edin fakat oyuncaklarına doymadan ünlenmiş olsun. Bir ergen betimleyin, annesinin psikolojik sorunlarını yüklensin. Bir anne düşünün ki henüz köken aile sorunlarını çözemeden anne olmuş. Şimdi hepsini tek bir kişide toplayın. İşte bu kişi, Lucy’nin ta kendisi. Bad Behaviuor’da üç ana karakterimizden biri işte bu saatli bomba Lucy.
Bad Behaviour – Lucy
Hem Lucy hem de Dylan o kadar kırılgan ve güçlü, o kadar yakınlık arayan ve mesafeli ki… Kendi içlerindeki çelişki, izleyiciye farklı biçimlerde ayna tutuyor. Nocturnal Animals‘tan sonra duygusal olarak bana bu kadar dokunan bir film olmamıştı. Lucy döngüsel hatalar yapıyor ve hep aynı sıkışmışlığa dönüyor. Kısaca Bad Behaviour diyelim. Yani davranış sorunları. Onu alıp şöyle bir danışan koltuğuna oturtmak, neyi neden yaptığını fark ettirmek istiyorsunuz.
Katıldığı inziva grubunda, kendisi için nihai huzura ulaşacağı “aydınlanmayı” yaşamayı umuyor. Ama karşısındaki gerçekten ruhani bir lider mi? Aydınlanma, ermek gibi bir evre mi? Ona ulaşması mümkün bile değil belki. Önce sunduğu sert ve katmanlı kimliğin dışına çıkması gerek. Belki o zaman kızının onu tanımasına imkan sağlayabilir. Lucy zor bir karakter. Ama hangimiz kolayız ki?
Bir Duvar Daha: Dylan
Dylan, annesiyle olan kaotik ilişkisinde çözümü mesafelerde bulmuş bir çocuk. Yetişkin ama tam bağımsız değil. bir taraftan da ebeveyninin psikolojik bakımını üstlenmek zorunda kalmış. Çocuk mu olacak yetişkin mi? Yakın mı olacak uzak mı? Nefret mi edecek yoksa affetmek en büyük erdem mi? Bu sorular onun için tanımlayıcı nitelikte diyebiliriz.
Bad Behaviour – Dylan
Dylan, tehlikeleri sahnelerde yer alan bir aksiyon oyuncusu. Dublör mü değil mi orayı tam kestiremedim. Ama zarar görmeye, hırpalanmaya bu kadar yakın bir meslek seçmesi fazlasıyla anlamlı geldi. Hani en iyi bildiğimiz tehlikeli sularda yüzmek, sığ bir suya ayak basmaktan daha kolay gelir ya bazen… İşte öyle. Dylan yürüyen bir savunma mekanizması diyebilirim. Hatta direkt şöyle diyeyim… Yüceltme bir insan olsaydı, muhtemelen bu Dylan olurdu.
Ruhani Lider mi Şarlatan mı: Elon
Bu noktadan itibaren SPOILER uyarısı vereceğim. Çünkü ön bilgi vermeden Elon’ı anlatmak mümkün değil. Lucy’nin katıldığı inziva grubunun lideri Elon. Konuşma yasağı, grup karşısında gerçekleştirilen terapi seansları tam bir tarikat görüntüsü veriyor. Zaten Elon tam bağlılık ve açıklık isteyen istismarcı bir tarikat lideri gibi. Söylemleri, özellikle Lucy’i tavlayan podcastleri “aydınlanma” ve içsel yolculuğa vurgu yapıyor. Muhtemelen sağdan soldan topladığı bilgileri tek doğru gibi anlatıyor.
Bir gün Lucy’nin katarsis yaşadığı bir toplu seansta Lucy’a bağırarak aşağılar bir biçimde konuşuyor. “sızlanmayı bırak ve sadece yap.” Peki Lucy ne yapıyor dersiniz? İnziva grubunda görece önemsiz gördüğü dertler anlatan influencera saldırıp onu darp ediyor. Noldu elon hemen polisler gelmeden kaçıyorsun?! Sadece yap demiştin ve Lucy sadece yaptı. Onu gerçekten anlayıp, kendisi için en sağlıklı kararı vermesine yardımcı olmadın. Ona uhrevi bir dokunuş yapmışsın hissi yaratmak için en savunmasız anında onu “tokatladın”. Sağdan soldan duyduklarını podcastte anlatmak gibi olmadı mı? İnsan yaşamıyla, zihniyle oynamak o kadar da kolay değil miymiş? Söylesene, sıkışınca topuklayan Elon.
Sinirlendim.
Elon kendi karanlığına bir mum bile yakamadığı halde, etrafına ışık saçtığını iddia eden bir şarlatan. Psikoloji ve terapi eğitimi şaibeli. Aydınlanması zaten palavra. Uydurma yöntemlerle, insanlara grup halinde katarsis yaşatarak para kazanan biri. O yüzden bir katılımcı, psikoza varan bir kırılma yaşayınca hemen valizini alıp kaçıyor. Çünkü bu psikozu kendi saçma sapan uygulamalarının tetiklediğini biliyor.
Mağara Metaforu
Filmde çok sevdiğim bir yer var. Lucy’nin avukatı ve Dylan Lucy’i ararken bir mağara görüyorlar. Avukat şöyle diyor… “Dylan o mağaraya girme. Işık yolu bildiğini düşündürür. ama hep aynı karanlıkta gezer durursun.”
Dylan yine de o mağaraya giriyor. İçeride kim var dersiniz: ELON! Karanlıkta saklanan bir fare. Hatta ışığa gitmeye bile çalışmadan öylece bekliyor. Bad Behaviour mı demiştik. Bence burada bad behaviour olan tek unsur Elon ve yaptıkları. Tabi Lucy’nin yumruğunu da onaylamıyorum.
Dylan o mağaradan annesini bulabilmek için çıkıyor. Onu annesiyle olan ilişkilenme o karanlıktan itiyor. Elon’ı görüp korkması da bir etken tabi. Ama hiç kıpırdamadan orada duran fare, o şarlatan… Lucy’nin kontrolsüz tüm davranışlarını tetikleyen kişi. Sadece arkasından bakıyor.
Aydınlanma
Lucy ve Dylan pek çok sorunu, bu psikoz sınırındaki süreçte konuşarak çözüyor. Ama aslında Lucy de Dylan da rol yapmayı bıraktığı için bu çözülme ve onarım ortaya çıkıyor. Bu bir aydınlanma mıdır? Belki. Fakat aile danışmanlığı alsalar bence daha iyi olurdu. Daha az aksiyonla da bu işi çözerdik. Sadece sanırım filmi çekilmezdi. Aksiyonsuz akmıyor 🙂
Bad Behaviour için Işıkları Söndürmeden…
Film kendi içinde inanılmaz bir akışa sahip. Her şey ne kadar sakinse o kadar ani. Karakterlerin gelişim ve derinliği müthiş. Bad Behaviour insanı anlama üzerine bir kitap gibi. Aldığı ödüller boşa değilmiş. Hem Lucy’e hayat veren Jennifer Connellly hem de Elon’ın garipliğini bir kimlik gibi taşıyan Ben Whishaw müthiş oynuyor. Lucy’nin “beni arabaya sen taşı” sahnesinde ağlamaktan haykıracaktım az daha. Ben Whishaw ise her rolünde gördüğüm, yüzünden bir saniyede onlarca duygu geçirme işini yine biraz abartıyor. Sonra da Elon’a bile acıyasınız geliyor.
Filmi yazan ve yöneten, Dylan karakterini canlandıran Alice Englert. Müthiş bir işçilik. Otobiyografik özellikleri olduğuna emin olduğum çok güçlü bir öykü ve iyi bir akış. Ben mest oldum. Umarım benim önerimle izleyenler de mest olur. Yoksa üzülürüm.
Önce kendinize sonra çevrenize ışığınız bol olsun. Mağarada beklemenin de kimseye faydası yok.
Modern Kadın’ın harman olduğu Sivas’tan herkese merhaba. Şaka şaka. Ben Film Psikoloğu ve size İstanbul’dan sesleniyorum. Görece kısa bir aradan sonra Modern Kadın ile tekrar karşınızdayım. Modern Kadın ne anlatıyor? Modern kadın izlenir mi? Biz kadınların derdi biter mi? Gibi didaktik duygulardan melankoliye sürükleyecek sorularımızla uçuşa hazırız. Kemerlerimizi bağlayalım. Welcome aboard!
Modern Kadın Dizisinin Konusu Ne?
Modern Kadın; eğitimli, işinde başarılı, beyaz yaka bir marka yöneticisi olan Pınar’ın hayatından kesitler anlatıyor. Orta yaş krizinden tutun da evlilik baskısına, regl modundan tutun da çalışma hayatına kadar kadına dair pek çok gerçekçi yansıma bu dizide Pınarla hayat buluyor. Bir komedi dizisi fakat muhtemelen çoğumuz için bundan çok daha fazlası.
Regl bölümüne aşırı bayıldım. Premenstral sendrom (PMS) ve korkunç regl haftası ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Hiç de ped reklamlarındaki gibi voleybol oynayıp kızlarla partilemiyoruz zaten. Reglin şişman olmasına bir tık bozuldum ama ilgili haftada bir beden genişlediğimizi düşününce gayet mantıklı geldi.
Modern Kadın İzlemeye Değer Mi?
Ben “kesinlikle değer” diyorum. Öncelikle yerli komedi dizilerinin son birkaç yılda ulaştığı noktadan çok mutluyum. Prens, Gibi, Ayak İşleri, Var Bunlar beni çok mutlu eden; süresi, hikayesi, karakteriyle cezbeden yapımlar. Ve fakat bu dizilerde bir eksik var: KADIN.
Kadın olmayı vurgulama ve feminist bir bakış anlamında, Prens çok daha ileride diyebilirim. Ama yine de kadına odaklanan, kadını anlatan bir komediye çok uzun zamandır ihtiyacımız vardı. Neyse ki İrem Sak da böyle düşünmüş ve “kimse yazmayınca biz yazdık” diyerek işe el atmış.
Modern Kadın Pınar – İnceleme
Modern Kadın güldürüyor mu? Evet! Düşündürüyor mu? Yer yer. Öğretici mi? Bazen. Orijinal bir fikir mi? Kesinlikle. Tüm kadınların, sonunda bize has bir komedi dili sunan ve cinsiyetçi küfürler olmadan da güldürebilen bu yapımı izlemesini öneririm.
“Kadın ruhundan anlamayan veya anladığını sanan” erkekler için de eğlenceli ve öğretici bir yapım. Ek olarak; bu dizi partnerlerin birbirinin dilinden anlamak adına beslenmesine yardımcı olabilir. Çünkü kadınları, birkaç falso hariç çok da güzel anlatıyor.
Pastanın Bitmeyen Derdi
Bildiğiniz gibi 7. bölümde bir pasta yapıştırma olayı oldu. Bilmeyenler yazının eleştiri kısmına atlayabilir. Çünkü bu spoiler yiyeceğiniz anlamına geliyor. Fıtı fıtı uzaklaşın buradan.
Pınar’ın Ferhat gevşeğinin yüzüne yapıştırdığı pasta sadece bir öfke tepkisi değil. Modern Kadın’ın Pastası; bitmek bilmeyen haksızlıkların, sürekli bir yenisiyle tanıştığımız boş sorumlulukların, hoşumuza gitmeyen varsaymaların, toplumsal cinsiyet rollerinden bıkışın güçlü bir yansıması.
Yaşadığımız düzende kendisinin sorumluluğunu alan ve özgürlüğünü de korumaya çalışan bir kadın yoktur ki kişisel alanı ve kararları taciz edilmesin. Erkekler için hiç söylenmeyen ya da 45 yaşına gelince söylenen o laflar, bize başlıyor 25’te servis edilmeye. Ama daha erken olabilir, belki de iyi niyetli davrandım. Hele bir de 30 olduysanız, başlıyor çanlar çalmaya.
Evlen çocuk yap, yaşın geçiyor. Yeni eşya alma, evlenince alırsın. Zaten çocuk yapınca işi bırakırsın. Eşine bakmayı ihmal etme. Yaşın geçiyor bak, buldun buldun.
Tüm bunların öncesi de var. Güzellik, zayıflık, iyi huyluluk, uyumluluk, ev işlerinde beceriklilik, hamaratlık… Hepsi ama hepsi bizden bekleniyor. Biraz canınızı sıkacak ama söyleyeceğim. Ölünce bile biz suçlu ilan ediliyoruz! Böyle bir sistemde kadın olmanın derdini güldürerek anlatan bir dizi kıymet görmez mi? Görür. Görmesi de gerekir.
Velev ki ölmedik… Hayatta kaldık, herkesi de dinledik. Evlendik barklandık, çocuk da yaptık. Bitiyor mu, bitmiyor.
Normal mi doğurdun? En iyisi normal doğum. İkinciye de imkanın olur. İkinciyi yap hemen, beraber büyüsünler. Ne tek çocuğu, size kim bakacak? Hay allah sezaryen mi? Neyse sağlık olsun. İşe mi döneceksin? Erken daha. En az iki sene emzir. İki yıl oldu hala işe dönmedin, boşuna almışsın diplomayı.
Kendine baksan da evlensen de çocuk yapsan hatta ikinciyi yapsan da yetmiyor kimseye. Ne iş yaptığın, işteki statün, o statüye “nasıl” geldiğin, ne zaman ve kimle evlendiğin, çocuk yapıp yapmadığın ve nasıl doğurduğun herkesin derdi olabiliyor.
Çok isterdim o zamanın sağlık bakanı, vajinal doğum yapmadığı için izlediği kamu spotu yüzünden kendini eksik hissedip ağlayan arkadaşımın gözyaşında boğulsun. Siz bir lohusanın ne çektiğini nereden bileceksiniz!
Yeterince Acı Çekmeyen Anne mi Olur?
Modern Kadın ile taşralı kadının kıyaslandığı, verdiği sonsuz emek karşılığında hiçbir şey talep etmeyen cefakar annelerin gerçek anne; eşinden ev işlerinde, çocukların bakımında sorumluluk almasını bekleyen annelerin de şımarık ilan edildiği oluyor bazen. Bir annenin eşi, çocukları ve kayınvalidesinden sonra yemek yemesi övülüyor.
Genellikle erkekler yapıyor bunu… Eşinin hem ona hem çocuklara hem “yuvasına” bakıp hem de ev ekonomisine katkı sunmasını bekleyen erkekler. Ama bu beylere de bir şey söylemek isterim. Övdüğünüz o cefakar annelerin kızlarına en büyük öğüdü hep “oku, koca eline bakma” oldu. Biz de üstümüze düşeni yaptık 🙂
Bak şimdi aklıma geldi. Acaba Aile Yılı’nda, bu sene hamile kalmayacağının garantisini veren bir madde eşliğinde sözleşme imzalayıp işe başlayan kaç kadın oldu acaba? Upss öyle şeyler konuşmuyoruz ama, lütfen.
Yapıcı Eleştiri Köşesi
Ben Pınar ve Modern Kadın’ı çok sevdim. Daha da severek izleyeceğim gibi duruyor. Ama beğenmediğim, aşırı eksik bulduğum bir nokta var: Bekar olmaktan memnun olan kadın figürü eksik. Pınar başta olmak üzere aslında dizide betimlenen bütün kadınlar, yalnızlıktan dem vuran, evliliği ya da bir partnere sahip olmayı statü sayan kadınlar. Hele Pınar’ın ilk iki bölümdeki o bitik halleri beni bir ara delirtmişti. Her şey evlenmek mi yaaa, diye kızmıştım. Ama sosyal ortamlarda bu söylemim “evli olmam” nedeniyle pek yankı bulmuyor ne yazık ki!
Buradan tüm yetkililere ve İrem Sak’a sesleniyorum: Bu dizinin; partnerle, evlilikle, anne olmakla hiç ilgisi olmayan, toplumun dayattıklarını ve sistem baskısını üstüne almayan ve bekar, bağımsız, kariyer sahibi olmaktan gurur duyan bir modern kadına ihtiyacı var. Çünkü böyle kadınlar var ve hiç de az değiller. Ben şahidim.
Hep şöyle denir: Yalnız taştan duvar olmaz. Ama duvar olmak istemeyen kadınlar da vardır.
Sayın Okuyucularımız
Film Psikoloğunuz Selin Cennet Türker konuşuyor. Hava koşulları iniş için uygundur. Yakında Kadınlar Ülkesi‘ne ulaşmış olacağız. Modern Kadın uçuşunda Psikoloji Arşiv’i tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi tekrar ağırlamaktan mutluluk duyacağız. O zamana kadar diğer uçuşlarımıza göz atabilirsiniz.
Bu yazıda, beni derinden etkileyen ve defalarca izlediğim Oslo, 31 Ağustos filminden bahsetmek istiyorum. Eğer siz de benim gibi dram, melankoli ve varoluş sancılarını sevenlerdenseniz, bu film tam size göre! Joachim Trier’in üçlemesinden biri olan bu hikâyede, baş karakterimiz Anders’in 31 Ağustos gününe eşlik ediyoruz. Oslo sokaklarında gezerken onun düşüncelerine dalıyor, hayatı sorgulama yolculuğuna ortak oluyoruz. Gelin, birlikte bu derin ve dokunaklı hikâyeye yakından bakalım.
Sevgili Psikoloji Arşiv okurları, selammm! Kızılcık Şerbeti Psikolojik İnceleme: Şema Terapi yazısıyla biraz özlem giderelim istedim. Benim için uzun sayılabilecek bir aradan sonra yeniden buluştuğumuz için çok mutluyum. Geçtiğimiz günlerde Kızılcık Şerbeti’nin yeni sezon fragmanını gördüm. Dedim ki “işte beklediğim an geldi!”. Kızılcık Şerbeti karakterlerine psikolojik açıdan bakmak için bir işaretti bu. Bir alamet geldi.Okumaya devam et
Selam dostlar. Uzun bir aradan sonra Film Psikoloğu sizlerle. Boğa Boğafilm incelemesi: Yılanın Hikayesi ile kim melek kim şeytanmış yakından bakacağız. Açıkçası bayadır bu kadar iyi bir yerli film izlemiyordum. En son Kurak Günler‘i izledim ki o da Boğa Boğa kadar can sıkan harika bir filmdi. Ben yerli yapımlarda ya filmin bir derdinin olmasını bekliyorum ya da yaldır yaldır güldürmesini. Evet, yaldır yaldır 🙂
Bu yazıda güzel Boğa Boğa filmini, Yalın karakterini, bize çokça mesaj veren detayları inceleyeceğiz. Buyurun başlayalım.
Psikoloji Arşiv, psikoloji film ve dizileri ile mutluluk dağıtmaya devam ediyor. Bildiğiniz üzere psikoloji öğrencileri ve psikolojiye ilgisi olan izleyiciler için psikoloji film ve dizilerinden hatta kitaplarından oluşan listeler yapıyoruz. Bugün de psikoloji öğrencilerinin izlemesi gereken -en azından bizim öyle düşündüğümüz- filmlerle karşınızdayız. 🎬 Biri farklı konularda yeni bakış açıları kazandıracaksa diğeri bizden yalnızca farklı olan insanların zihnine yolculuk yapmamızı sağlayacak. Bu filmleri izlemezseniz lisans diplomanız elinizden alınır mı? Hayır! Ama bizce bu filmleri izlerseniz kendiniz ve başkaları hatta toplum için önemli bakış açıları kazanmış olacaksınız. İşi insan ve toplum olan kim? Psikologlar ve psikolog adayları. O zaman buyurun psikoloji öğrencilerinin izlemesi gereken bu 5 filme yakın markajdan bakalım… Göz At:Psikolojik Filmler: İzlemen Gereken 60 Film