Hamnet Filmi İnceleme

Hamnet: Yasın Dönüşümü

Film/Psikoloji

Çok sevdiğim bir arkadaşım şöyle demişti. Acı geçiyor, acının getirdikleri geçmiyor. O zaman acı için geçmeyen bir iz bırakıyor diyebiliriz. Peki ya ize bile dönüşmeyen bir acıyla karşılaşırsak bir gün, ona nasıl dayanırız? Uzun bir aradan sonra, sizlerleyim. Bendeniz Selin Türker, nam-ı diğer Film Psikoloğu. Mendilleri hazırlayın, Hamnet: Yasın Dönüşümü ile acıya, kedere, kaybolmaya doğru engebeli bir yolculuk yapacağız.

Hamnet Filminin Konusu

Film; Maggie O’Farrell’in aynı adlı kitabından uyarlandı. Shakespeare ve ailesini odaklanan bu kurgu hikaye, Hamlet oyununun çıkışını merkeze alıyor. Oyunun bir aile dramından geldiği fikrini öyle inandırıcı anlatıyor ki hak verme, bu kurguya inanma eğiliminiz çok artıyor. Film de kitap kadar başarılı. En azından Blonde’nin yüz gömlek üstünde. Gerçekten, ne rezillikti. Neyse…

Filmi beğendim mi?

Fikrime güvenenler, ben filmi çok beğendim. Hamnet gerçekten sinemaya gidip rimelinizi peçeteye bıraktığınıza değecek bir film. Benzetmede kendimden yola çıktım. Sinematografisi güçlü, dönemine uyumu ve oyunculukları başarılı. Duyguyu hissetmenizi istediği an öyle bir yığıyor ki üstünüze, empati yapmamak için direnmeniz gerekir.

Özel bir hayranlık da belirtmek isterim Hamnet için… Jessie Buckley, hayat verdiği Agnes’te öyle bir rol çıkarıyor ki çıldırırsınız. Sadece bu performansı görmek için bile filmi izlemeye değer. Acıyı taşımak, yaşamak ve aktarmak değil bahsettiğim şey. Elbette bunu çok güzel yapıyor. Ama filmin ilk sahnesinde doğanın rahmi saydığı kovukla öyle güzel bütünleşmiş ki Jessei’nin Agnes’i hemen sarıyor sizi.

Acı Geçiyor mu Gerçekten?

Önce Hamnet izlemeyenleri uyarayım, buradan sonrası sizin için fazla bilgi içeriyor. Sorun değilse de okumaya devam edebilirsiniz. Yasın ne olduğunu terimsel olarak hepimiz biliyoruz. Ama her yaşantıda olduğu gibi yas ve kayıpta da “yaşayan bilir”. Çok fazla tesellimiz vardır kayıp için… Mutlu yaşadı, Allah sevdiğini erken alırmış, acısı dindi, çekmeden gitti… Ölümü kutsallaştırmaya, ahiret inancıyla bir kurtuluş atfetmeye çalışırız. Kutsaldır, kurtuluştur belki. Yaşayan bilir.

Hepinizin en az bir kere duyduğuna inandığım bir dua ve teselli var. Allah sıralı ölüm versin. Herhangi bir yaratıcıya inanmasak dahi herkesin “amin” diyeceğine öyle eminim ki. Kimse böyle bir acıyı düşmanına bile dilemez sanırım. İşte bu yüzden çok ağır Agnes ve William’ın yasına eşlik etmek. Sıra bozuldu bir kere.

Yas ile Büyümek

Yas her şeyden önce bir idrak ile başlar. Kaybın nasıl olduğuna göre de bu idrakın süresi çok değişir. Kaybı bir haberle geldiyse kişiye, öylece bir toprak birikintisinin yanında dua ederken bulduysa mesela kendini idrak zaman alır. Ama Agnes gibi oğlunu, Hamnet’ini kollarında kaybettiyse, bu idrak kaçınılmaz ve anidir. Belki de bu yüzdendir William’ın görece daha geç idrak etmesi.

Yasın evrelerine bakacak olursak; inkar, öfke, pazarlık, hüzün ve kabul olarak beş temel evre çıkar karşımıza. Ama tabii ki acı kitaba uymaz. Sırası karışır mesela bunların. Yasta bu evrelerin bazıları hiç gitmez bazıları hiç gelmez. İnkarda, öfkede, depresyonda saplanıp kalabilir insan.

Agnes, Hamnet ve Öfke

Eşinin mutlu olması için, onu kaybetmemek için Agnes büyük bir fedakarlık yapar. Taşrada yavaş yavaş eridiğini gördüğü William’ı Londra’ya gönderir. William zaten kendisine sürekli yetersizlik yükleyen, yetişkinken bile şiddet gösteren babasından uzaklaşmaya ihtiyaç duyar. Ama Agnes için bu iyiliğin bedeli yalnız bir anne olmak, oğlu Hamnet ölürken, kızı Judith vebadan kıvranırken tek başına acı çekmek olur.

Kendine ve eşine öfkede saplanıp kalan Agnes, eşinin bir baba olarak “orada olmayışına” kinlenip, yeterince üzülmediği düşüncesinde yüzüp durur. Boğulur. Demiştim, bazı evreler hiç gitmez. Haksız da değil belki. O kadar erken dönmeseydi William Londra’ya olmaz mıydı? Ama onun hüznü yaşama dili başka. Dilsiz bir hüzün belki.

Hamnet, Hamlet ve Yasın Dönüşümü

William’ın acısı konuşmaz. Ağlamaz. Acısını taşıyamadığı bir gün, hüznü suya edebi bir dille dökülür. Olmak ya da olmamak. Ölmek ya da ölmemek. İşte bütün mesele budur gerçekten. Acısı bir esere dönüşür. Yas küçülmez ama William büyür. Sıralı olmayan bir ölüm, ölümsüzlüğe dönüşür.

Tam da bu sayede Agnes, tek acı çekenin, bu yası taşıyan tek kahır dolu kalbin kendisi olmadığını görür. Kocasıyla ve onun babalığıyla barışır. Oyunu izlerken Agnes, elini Hamlet’e uzattığı an bir hıçkırık sesi yükseldi salonda, sormayın gitsin. Biz de elimizi uzattık sanki herkese.

Her ne kadar bir kurgu öykü de olsa bu bağ, beni çok fena vurdu. Hamlet’in, kaybedilmiş bir evladın yasının dönüşmesiyle çıkmış bir eser olma ihtimaline vuruldum. Çünkü sanat gerçekten bu dönüşümü mümkün kılar.

Werther’e Selam, Hamnet’e Hasret

Bir acının bir esere dönüşmesi, benim için krizden çıkan bir bağlanmadır. Ayrılığa yazılan bir şarkı, sevgiliye yazılan bir şiir, kaybedilen bir evlada yazılan bir oyun. İlla eser olmasına gerek yok. Acı dönüşür. Aslolan, acının bıraktığı izle ne yaptığımızdır. Bu bazen kaybedilen kişinin en sevdiği çiçeği her daim beslemektir. Bazen doğum günlerinde ona mektup yazmaktır.

Bir eser, duyduğumuz acıya tuz basabilir. Bu yüzden Hamnet ve Hamlet, zihnimde Genç Werther’in Acıları’nı çağrıştırdı. Bu eser de Goethe için bir hayatta kalma, acıyla vedalaşma oldu. En azından rivayet edilen budur. İlla bir eser ortaya koymak olmasa da acıyla baş etmenin, hayatta kaldığımız binbir türlü yolu vardır.

Sizlere okuma önerisi bırakıyorum. Sevgiyle ve sevdiklerinizle kalın.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

*