oslo 31 ağustos psikolojik inceleme

Bir Gün, Bir Hayat: Oslo, 31 Ağustos Film İncelemesi

Film/Psikoloji

Bu yazıda, beni derinden etkileyen ve defalarca izlediğim Oslo, 31 Ağustos filminden bahsetmek istiyorum. Eğer siz de benim gibi dram, melankoli ve varoluş sancılarını sevenlerdenseniz, bu film tam size göre! Joachim Trier’in üçlemesinden biri olan bu hikâyede, baş karakterimiz Anders’in 31 Ağustos gününe eşlik ediyoruz. Oslo sokaklarında gezerken onun düşüncelerine dalıyor, hayatı sorgulama yolculuğuna ortak oluyoruz. Gelin, birlikte bu derin ve dokunaklı hikâyeye yakından bakalım.

Ayrıca İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız;

  1. En İyi Psikolojik Filmler
  2. Boğa Boğa Film İncelemesi
  3. Nocturnal Animals Film İncelemesi
  4. Don’t Look Up Film İncelemesi 
  5. Joker ve Psikopatoloji

Oslo, 31 Ağustos Ne Anlatıyor?

Filmimiz, etkileyiciliğine yakışır şekilde çarpıcı bir sahneyle açılıyor. Anders, kollarında ağır bir taşla kendini bir nehrin akışına bırakıyor. Bu an, izleyiciye “Öldü mü? Ölecek mi? Eğer ölecekse bu nasıl bir başlangıç?” diye sorduruyor. Ancak kısa süre sonra Anders’in suyun altından ağlayarak çıktığını görüyoruz ve derin bir nefes alıyoruz.

Anders, yaşadığı yüksek doz deneyiminden sonra bir yıldır rehabilitasyon merkezinde kalmaktadır. Bu süre zarfında bağımlılığını bırakmış ve zihinsel olarak daha iyi bir noktaya gelmiştir. Ancak rehabilitasyon sürecinin sonuna yaklaşırken, bir iş mülakatına katılmak için Oslo’ya gitmesine izin verilir. Bu bir günlük yolculukta, eski arkadaşlarıyla görüşecek, kız kardeşiyle bağlantı kurmaya çalışacak ve kendine yeni bir başlangıç yaratma umuduyla şehirde vakit geçirecektir. Ne var ki iş mülakatı, arkadaş buluşmaları ve ailevi görüşmeler, Anders’in beklediği gibi gitmez.

Fiziksel olarak rehabilitasyon merkezinden çıksa da zihnindeki karanlık odalardan bir türlü çıkmayı başaramaz. Oslo, 31 Ağustos yalnızca bir bireyin hikâyesini anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda hayatın anlam arayışını, insanlarla bağ kurma ihtiyacımızı, bağımlılık döngüsünü ve depresyonun karanlık yüzünü düşündürüyor. Psikolojik açıdan oldukça tatmin edici olan bu film, izleyicisine derin bir içsel yolculuk sunuyor.

Ayrıca filmi daha yakından incelemek isterseniz buradan inceleyebilirsiniz.

Anders ve Bağımlılık

Anders’in hikâyesi, bağımlılığın yalnızca fiziksel bir bağımlılıktan ibaret olmadığını, aynı zamanda derin bir psikolojik boyut taşıdığını gösteriyor. Madde bağımlılığı, genellikle kişinin hayata dair baş edemediği zorluklardan, boşluklardan veya travmalardan kaçış yolu olarak ortaya çıkabilir. Anders’in Oslo sokaklarında dolaşırken geçmişiyle yüzleşmesi, bağımlılığın zihinsel sağlığı üzerindeki karmaşık etkilerini anlamamız için önemli bir pencere sunuyor. 

Bağımlılığın kişinin yalnızca kimyasal bir maddeye bağımlı olması değil, aynı zamanda belirli düşünce ve davranış döngülerine sıkışıp kalması anlamına geldiğini biliyoruz. Örneğin, filmde Anders’in eski sevgilisinin yeni sevgilisiyle karşılaşması, onun içinde bir dizi karmaşık duygu uyandırır. Bu an, Anders için geçmişin ve kayıpların yeniden canlanması demektir. Eski sevgilisinin hayatında yeni birini bulması, Anders’i yalnızlık ve değersizlik duygularıyla baş başa bırakır. Bu duygular, onun geçmişteki travmalarını, terk edilme korkusunu ve kendini yetersiz görme hissini tetikler. Bu tür duygusal acılar, kişinin psikolojik direncini aşabilir ve eski baş etme mekanizmalarını (bu durumda madde kullanımını) yeniden devreye sokmasına neden olabilir.

Bu durumda, madde kullanımı sadece bir kaçış aracı olmaktan öteye geçer. Anders’in soluğu madde satın aldığı yerde alması, sadece fiziksel bir bağımlılığın sonucu değil, aynı zamanda bu duygusal yüklerden kurtulma, bu yoğun stresle başa çıkabilme çabasıdır. Bağımlılık, duygusal acıları, travmaları, suçlulukları, kayıpları ve geçmişteki hataları unutmaya yönelik bir yöntem olabilir. Ancak, bu yöntem kısa vadede rahatlama sağlasa da uzun vadede kişiyi yalnızca daha derin bir boşluğa iter. Bu boşluğun sonuçlarınıysa filmin sonunda görüyoruz 🙂

Anders ve Depresyon 

Gelelim filmimizin ana merkezi depresyona. Bu filmle birlikte depresyonun gerçekten sadece bir mutsuzluk hali olmadığını ve mutsuz hissetmenin buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu çok net görüyoruz. Bu durumların her biri, depresyonun sadece bir mutsuzluk hali olmadığını, aksine bireyin tüm yaşam algısını etkileyen karmaşık bir rahatsızlık olduğunu kanıtlar nitelikte.

Filmin bir sahnesinde Anders’in arkadaşıyla yaptığı bir diyalog, bu karmaşıklığı en iyi şekilde özetliyor:

“Her zaman her şeyin iyi olup geçeceğini söylersin ama geçmiyor.”

Bu sahnede karakterin nasıl bir döngüde olduğunu ve depresyonun nasıl kronik bir yapıya dönüştüğünü gözlemleyebiliriz. 

Film boyunca Anders, hem kendi geçmiş hatalarının hem de geleceğe dair duyduğu ümitsizliğin esiri oluyor. Depresyonun bir sonucu olarak yaşanan “yetersizlik” hissi, Anders’in kendini sosyallikten soyutlamasına ve bir anlamda kendi zihninin hapishanesinde yaşamasına neden oluyor.

Film, depresyonun çoğu zaman içinde yaşandığını ve bu yüzden dışarıdan fark edilmesinin zorluğunu bizlere açık bir biçimde gösteriyor. Anders’in hayatta ilerleme isteği ile harekete geçememe arasında sıkışmış olması, depresyonun neden olduğu çıkmazları ve döngüyü çok güzel açıklıyor. 

Özetle…

Bu film bana sadece Anders’in hikayesini anlatmakla kalmadı; aynı zamanda depresyon gibi ruhsal sağlık sorunlarına dair düşünmemi ve gözlemlememi sağladı. Filmin sessiz ama can yakan öyküsü, depresyonun sıradan bir mutsuzluk olmadığını; bireyin hayatının her alanını etkileyen bir durum olduğunu bana hatırlattı. Bir psikoloji öğrencisi olarak ruhsal hastalıkların sadece semptomlardan ibaret olmadığını, aynı zamanda hissedilen çaresizlik ve yetersizlik gibi güçlü duyguların varlığını her zaman göz önünde bulundurmak gerektiğini hatırlattı. Ruhsal sağlığı anlamaya çalışırken, bireyin iç dünyasına ve yaşadığı duygusal yükün büyüklüğüne empatiyle yaklaşmanın önemini bir kez daha anladım.

Film boyunca karakterin bir gün boyunca hayatta tutunacağı bir şey, uğruna yaşamaya devam edebileceği bir anlam arayışında olması ise hayattaki çoğu eylemimizin aslında varoluşumuz ve hayat amacımızla ne kadar bağdaştığını gösterdi. Anders’in hikayesi, bize insanın içsel boşlukla mücadele ederken bile bir anlam arayışına tutunma güdüsünün ne kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor. Film boyunca bu arayışı izlemek, yaşamın anlamını sorgularken bireysel varoluşumuzu nasıl şekillendirdiğimizi ve bizi hayata bağlayan şeylerin ne denli kişisel ve bir o kadar evrensel olduğunu düşünmemi sağladı. Yazımı, çok sevdiğim bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Sonu nasıl olursa olsun her hayatın bir anlamı vardır.”

Victor E. Frankl

Hayatımızın anlamını bulduğumuz, varoluşumuzu ve duygularımızı derinden fark ettiğimiz ve bu farkındalıkla yaşamımızı şekillendirebildiğimiz bir hayat sürmemiz dileğiyle…

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

1 Yorum

  1. Filmi izledikten sonra okudum yazıyı. Filme olan yorumlarınızı ve bakış açınıza hayran kaldım. Karakterleri yorumlamanız, olayları olmadık yerlerden ele almanız gerçekten mükemmeldi. Umarım bu şekilde yorumlarınıza devam edersiniz.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

*

Film İçerikleri

Yukarı Çık