psikolojik deneyler

En Önemli Psikolojik Deneyler – 40 Psikoloji Deneyi

Psikoloji Deneyleri/Sosyal Psikoloji

Merhabalar. Ben İstanbul Kent Üniversitesi İngilizce Psikoloji 3. Sınıf öğrencisi Sudenur Şenel Aydın. Bu yazımda Psikolojik Deneyler başlığı altında; “Küçük Albert” “Stanford Hapishane Deneyi” “Milgram Deneyi” gibi deneyler başta olmak üzere en ilginç psikolojik deneylerin ne olduğundan, kimlerin deney yapabileceğinden ve psikoloji tarihindeki Sosyal Psikoloji Deneylerinden, Etik Olmayan Psikoloji Deneylerinden ve Meşhur Psikolojik Deneylerden bahsedeceğim.

Umarım benim yazarken keyif aldığım gibi sizler de okurken keyif alırsınız.

Ayrıca İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız;

  1. Robotlar ve Fareler: Karşılıklı Öğrenme 
  2. Thorndike Etki Yasası Deneyi
  3. Zimbardo Klasik Koşullanma Deneyi
  4. Türkiye’deki Psikoloji Laboratuvarları
  5. Nöropsikoloji Rehberi

Bu Yazıda Sizi Neler Bekliyor?

Psikolojik Deney Nedir?

Psikolojik deneyler; insanların davranışlarını, duygu ve düşüncelerini, bunların neden ve nasıl gerçekleştiğini, mental/zihinsel süreçlerini anlamak ve bilgiler aracılığıyla bilimsel çıkarımlar yapmak için gerçekleştirilen çalışmalardır.

Ancak, bu testlerin ne kadar doğru sonuçlar verdiğini anlayabilmek ve onlara güvenebilmek için güvenilirlik (reliability) ve geçerlilik (validity) açılarından değerlendirilmiş olmaları önemlidir.

Bir testin güvenilir olması için, test birden fazla kez uygulandığında aynı ya da benzer sonuçlar elde edilmelidir.

Bir testin geçerli olması için ise, test gerçekten ne ölçmesi amaçlanıyorsa onu ölçmelidir. Geçerlilik, testin amacının; ölçtüğü davranış ya da özellik ile gerçekten ilişkili olup olmadığını gösterir.

Bir testin geçerli olabilmesi için, güvenilir olması gerekir, çünkü test sürekli aynı sonucu veriyorsa, bu sonucu doğru bir şekilde ölçtüğümüzden emin olmalıyız. Güvenilir bir test her zaman geçerli olmayabilir. Örneğin; bir test çok güvenilir olsa bile, yanlış bir şeyi ölçüyorsa geçerli değildir.

Psikolojik Deneyler ve Etik Kurallar

Psikolojik deneyler, katılımcıların duygusal ve psikolojik durumları üzerinde etkili olduğu için; bu çalışmaların etik kurallar içerisinde yapılandırılmış olması oldukça önemlidir. Etik kurallara uymak, bu deneylerin doğru ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlar.

Açık rıza almak, araştırma hakkında katılımcıyı doğru bilgilendirmek önemlidir. Deneyin amacı, içeriği, nasıl yapılacağı, potansiyel sonuçları ve deney sırasında herhangi bir rahatsızlık duyarlarsa, araştırmadan ayrılma haklarının olduğu hakkında net bilgiler verilmelidir. Katılımcılar tamamen gönüllü bir şekilde katılım sağlamalıdırlar.

Katılımcıların haklarına saygı göstermek de göz ardı edilmemelidir. Katılımcılar deney sırasında fiziksel ya da psikolojik baskı altında tutulmamalı, rahatsız edilmemeli ve spesifik bir yönde davranmaya zorlanmamalıdırlar.

Katılımcılara zarar vermemek en önemli etik ilkelerden biridir. Bu sadece fiziksel zararları değil, aynı zamanda psikolojik zararları da içerir. Örneğin, deneyden sonra katılımcının stres ve(ya) travma belirtileri göstermesi etik dışı bir durumdur. Deneyi uygulayan araştırmacılar, her aşamada bu riskleri en aza indirgemek için dikkatli olmalıdırlar.

Bazı deneylerin katılımcılarda psikolojik etkiler bırakması olasılığında, katılımcılara deney sonrası destek sağlanmalıdır. Deney sonunda katılımcılara, yaşadıkları olumsuz duygusal etkileri giderebilmek için profesyonel yardım ya da rehberlik sunulmalıdır.

Katılımcıların gizliliği ve mahremiyeti korunmalıdır. Kişisel bilgiler, deney sürecinde toplanan veriler ya da deney sonuçları gibi bilgiler üçüncü kişilerle paylaşılmamalıdır. Katılımcılar, kimliklerinin ve bilgilerinin gizli kalacağından emin olmalıdırlar.

En Ünlü Psikolojik Deneyler

1. Stanford Hapishane Deneyi

1971 yılında Sosyal Psikolog Philip Zimbardo tarafından; sosyal statülerin ve gücün bireylerin davranışları üzerindeki etkilerini anlamak üzere yapılmış bir deneydir.

Bu deneyde, üniversitenin bodrum katında birçok hücre ve koridor yapılarak bir hapishane ortamı oluşturmaya çalışılmıştır. Katılımcılar 24 erkekten oluşmaktadır. Ayrıca çeşitli psikolojik testler ve sağlık kontrollerinden geçirildikten sonra hepsinin psikolojik olarak sağlıklı, normal bireyler olduğu öğrenilmiştir. Sonrasında ise katılımcılar, rastgele iki gruba ayrılmıştır: Mahkumlar ve Gardiyanlar.

Gardiyanlar, mahkumları kontrol etmek ve cezalandırmak için seçilmiş; mahkumlara isimlerini kullanmak yerine numara verilmiştir. Ayrıca, katılımcılara rollerine uygun kıyafetler giyilmesi zorunlu tutulmuştur.

Gardiyanlar, başlangıçta sadece basit görevler yapmaları gerektiğine adapte olmaya çalışmışlardır ancak kısa süre içinde güç ve kontrol kullanma duygusu fazlasıyla otorite duygusuna sebep olmuştur. Çoğu gardiyan, mahkumları aşağılamaya ve hatta onlara psikolojik ve fiziksel şiddet uygulamaya başlamışlardır.

Mahkumlar ise, gardiyanların kötü davranışlarına hızlıca boyun eğmeye başlamışlardır. Bu, çoğu mahkumun psikolojik olarak zorlanmasına ve travmalar yaşamasına neden olmuştur. Bazı mahkumlar karşı koymaya çalışmıştır ancak çoğu sessizce kabul etmiştir. Bir mahkum, gardiyanların kötü muamelesi sebebiyle duygusal olarak tamamen çökmüş ve psikolojik bir bozulma yaşamıştır. Bu durum, diğer mahkumları da etkileyerek daha fazla travmaya neden olmuştur.

Stanford Hapishane Deneyinin Sonucunda Ne Oldu?

Deneyin 14 gün boyunca yapılması planlamıştır ancak 6. günde, ciddi psikolojik ve fiziksel zararlar nedeniyle; deneyi durdurma kararı alınmıştır. Çoğu katılımcı travmatize olmuştur.

Deneyin 6. gününde özellikle “Zorba” isimli -daha sonra “Dominik” olarak anılan- bir gardiyanın; mahkumları sürekli olarak aşağıladığı, bazen onları çıplak bıraktığı ve fiziksel cezalar uyguladığı gözlemlenmiştir.

Özellikle Robert adlı mahkum (“R.P.” olarak adlandırılmıştır), gardiyanların kötü davranışlarına daha fazla dayanamayarak ciddi şekilde travmatize olmuştur. Bu mahkum, sinir krizi geçirerek ağlamaya ve bağırmaya başlamıştır. Deneyin psikologlarından biri olan Christina Maslach, bu durumu görüp deneyin etik açıdan doğru olup olmadığına dair endişelerini dile getirmiştir ve Philip Zimbardo deneyle ilgili birçok eleştiri almıştır.

Stanford Hapishane Deneyi, insanların davranışlarının; hatta kişiliklerinin otorite, güç, çevresel faktörler ve roller etkisiyle nasıl şekillenebildiğini göstermiştir.

Deney, etik açıdan birçok eleştiri almıştır. Katılımcılar birçok psikolojik zararlar görmüşlerdir ve Zimbardo, deneyin ortasında müdahale etmemiştir.

2. Milgram İtaat Deneyi

Milgram İtaat Deneyi, 1961 yılında Stanley Milgram tarafından insanların otoriteye ne kadar itaat edebileceklerini test etmek amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Deneye katılan katılımcılar, “öğretmen” olarak seçilmişlerdir. Deneyin bir parçası olan aktör ise “öğrenci” olarak etiketlenmiştir. Gerçek katılımcılara, deneyin konusunun öğrenme ve hafıza ile ilgili olduğu söylenmiştir ancak gerçek amaç otoriteye ne kadar uyabileceklerini gözlemlemektir.

Öğretmenlere, öğrencinin sorular sormaları ve yanlış cevap veren öğrenciye elektrik şoku verilmesi talimatı verilmiştir. Şokların dozu artarak ilerlemiştir. En düşük voltaj 15 Volt iken, en yüksek voltaj 450 Volt olarak belirlenmiştir. Ancak öğrenci olarak etiketlenen oyuncuya şok verilmemiştir, öğretmen olarak etiketlenen katılımcılar elektrik şok düğmesine bastıkça; aktör elektrik şokunu hissediyormuş gibi rol yapmıştır.

Gerçek katılımcı, öğrenciye verilen şokların etkisini görmemesi için başka bir odada yer alırken, öğrenci ise aslında hiç şok almadan sadece acı çeker gibi sesler çıkarmıştır.

Öğrencinin çok acı çektiğine dair seslerin; katılımcıların bazen öğrencinin yanlış cevaplarında tuşa basıp basmamak konusunda karar vermelerinin zorlaşmasına neden olduğu gözlemlenmiştir. Gitgide artan acı dolu sesler nedeniyle, katılımcılar daha fazla elektrik şok düğmesine basmak istemediklerini iletmişlerdir. Deneyin yöneticisi ise, katılımcılara her defasında “Devam edin, deneyi tamamlamalısınız.” gibi baskı yapmıştır. Katılımcılar ne kadar tereddüt etseler de deneyi yöneten otorite figürlerinin ısrarı nedeniyle şok düğmesine basmaya devam etmişlerdir.

Deneyin sonuçları, insanların birçok durumda kendi değerleri ve inançlarına rağmen; otorite figürlerinin doğrultusunda kararlar alabileceklerini göstermiştir.

Bu deney, katılımcıların doğru bilgilendirilmemesi ve aşırı baskı sebebiyle etik açıdan eleştirilen bir deney olmuştur.

Milgram Deneyi Videosu

3. Küçük Albert Deneyi

Küçük Albert Deneyi, 1920 yılında Psikolog John B. Watson ve asistanı Rosalie Rayner tarafından, korkuların nasıl öğrenildiğini ve şartlandırılabileceğini incelemek için yapılmıştır.

Deneyin başında, 9 aylık bebek Küçük Albert’e, kendi doğal tepkilerini ölçebilmek için; beyaz fare, tavşan, maskeler gibi çeşitli nesneler gösterilmiştir. Albert, deneyin başında bu nesnelere karşı herhangi bir korku beslememiştir.

Deneyin ilerleyen süreçlerinde, Albert’e beyaz bir fare gösterildiğinde, aynı anda yüksek bir ses sunulmuştur. Bu sesin Albert’in korkmasına yol açtığı gözlemlenmiştir ve bu birkaç kez tekrarlanmıştır. Birçok tekrarın sonunda, Albert’in korkusunu şartlandırması sonucunda, fareden artık korktuğu gözlemlenmiştir.

Bu gözlem sonucunda, deneyde diğer nesneler tekrar Albert’e sunulduğunda; Albert’in artık sadece fareden değil, beyaz tüylü diğer nesnelerden de korktuğu görülmüştür. Böylelikle, Albert’in korku koşullandırması durumunun yanında, aynı zamanda bu koşullandırmanın genellendiği de gözlemlenmiştir.

Küçük Albert Deneyi, uyarıcıların birbirleriyle ve duygularla koşullandırılabileceğini; böylelikle bireylerin davranışlarını da etkileyebileceğini göstermiştir.

Albert’te manipüle edilmiş ortam nedeniyle korku faktörünün oluşması, bu durumun benzer uyarıcılara genellenmesi ve psikolojik açıdan etkilenmesi nedeniyle etik açıdan eleştirilen bir deney olmuştur.

Küçük Albert Deneyi Videosu

4. Bobo Doll Deneyi

Bobo Doll Deneyi, 1961 yılında Psikolog Albert Bandura tarafından gerçekleştirilen bu deney; insanların (özellikle çocukların) başkalarını gözlemleyerek bilgi edinip edinemeyeceklerini, özellikle şiddet davranışlarını gözlemleyerek davranışı öğrenip öğrenemeyeceklerini test etmek amacıyla yapılmıştır.

Deneyde, 3-6 yaş aralığındaki katılan çocuklar 3 gruba ayrılmışlardır: Şiddet Modeli Gösteren Grup, Barışçıl Model Gösteren Grup, Kontrol Grubu.

Şiddet Modeli Gösteren Grup içerisinde yer alan yetişkin, çocuklar onu izlerken, Bobo adlı şişme kuklaya şiddetli bir şekilde vurmuş, onu tekmelemiş ve çeşitli şiddet hareketleri göstermiştir.

Barışçıl Model Gösteren Grup içerisindeki yetişkin ise Bobo’ya şiddet uygulamamış, sadece onunla oyun oynamıştır.

Kontrol Grubu dahilindeki çocuklarise herhangi bir modeli gözlemlememiş, yani hiçbir yetişkinin davranışını izlememişlerdir.

İlk aşama gerçekleştikten sonra, çocuklar Bobo’nun olduğu odaya bırakılmışlardır.

Şiddet Modeli Gösteren Grubun Çocukları Bobo’yu tekmelemeye, ona vurmaya ve şiddetli şekilde davranmaya başlamışlardır. Çocuklardan bazıları izledikleri modelleri taklit etmiş, hatta yeni şiddet yanlısı davranışlar eklemişlerdi.

Barışçıl Model Gösteren Grubun Çocukları Bobo’ya karşı şiddet yanlısı tutumlar sergilememiş, onunla daha sakince oyunlar oynamışlardır.

Kontrol Grubun Çocukları model izlemedikleri için şiddete yönelik davranışlarda bulunmamış, Bobo ile oynamışlardır.

Çocuklar, yetişkinlerin davranışlarını gözlemleyerek davranış biçimleri öğrenmiş ve bunu davranışlarına yansıtmışlardır. Böylelikle, Bobo Doll deneyi; gözlemlerin öğrenme sürecinde etkili olduğunu, şiddetin de bu şekilde öğrenilebileceğini göstermiştir.

Aynı zamanda John Watson, Bobo Doll deneyiyle; davranışların ardından gelen teşvik edici sözlerin-ödüllerin ya da cezaların bireylerin davranışlarını devam ettirme durumunu etkileyeceğini ve model gözlemleyerek öğrenmenin televizyon izlemek gibi yollarla da gerçekleşebileceğini vurgulamıştır.

Bobo Doll Deneyi Videosu

5. Pavlov’un Köpek Deneyi

Pavlov’un Köpek Deneyi, 1900’lerin başında Psikolog Ivan Pavlov tarafından; hayvanların öğrenme süreçlerini anlamak üzere yapılmıştır.

Deney, köpeklerin yemek gördüğünde ya da kokusunu aldığında doğal refleks olan tükürük salgılama durumunun fark edilmesiyle başlamıştır. Ivan Pavlov,bu durumudoğal tepki (koşulsuz tepki) olarak adlandırmıştır.

Pavlov, deneyine zil sesi gibi bir uyarıcı eklemeye karar verdikten sonra, önce köpeğin zil sesine nasıl tepki verdiğini gözlemlemiştir. Başlangıçta, zil sesi köpekleri etkilemeyen bir sesti ancak Pavlov zil sesini birkaç kez yemekle birlikte çaldıktan, hemen ardından yemek verdikten ve bu işlemi birkaç kez tekrarladıktan sonra, köpeklerin artık zil sesi duyduğunda yemek gelmese bile tükürük salgılamaya başladıkları gözlemlenmiştir. Zil sesinin, köpekler için yemekle ilişkilendirildiği bildirilmiştir.

Böylelikle Pavlov, bu deneyle koşullu öğrenme (koşullandırma) sürecini keşfetmiştir. Bu deneyde koşullu öğrenme; bir uyarıcının (zil sesi) başka bir uyarıcı (yemek) ile ilişkilendirilmesi sonucu, köpeklerin o zil sesine, yemek gelmesinden bağımsız olarak tepki vermesi olarak gelişmiştir.

6. Skinner Fare Deneyi (Skinner Box)

Fare Deneyi, 1930’larda B.F. Skinner tarafından, hayvanların davranışlarını ödüller ile ilişkilendirebilme süreçlerini incelemek amacıyla yapılmıştır.

Deney, Skinner’ın özel bir kutu tasarımı ile gerçekleşmiştir. Bu kutu, farelerin içinde hareket edebileceği bir alan, pedal/düğme bulunan; farelerin hareketlerine göre ödül alabileceği düzeneğe sahip olan bir kutu olarak tasarlanmıştır. Bu ödül ise fare için yemektir.

Farenin önce kutu içinde gezindiği, düzenek içinde bulunan düğmelere rastgele dokunduğu gözlemlenmiştir. Fareye; yanlışlıkla da olsa, her pedala basmasının ardından ödül olarak yemek verilmiştir.

Fare, başlangıçta hangi düğmeye bastığında ödül alacağını anlamaması sebebiyle; düzenek içinde rastgele hareketler yapmıştır. Düğmeye basmadığı sürece yemek sunulmamıştır. Birçok kez bu durum tekrarlandığında, fare doğru davranışları pekiştirerek öğrenmeye başlamıştır. Fare, pedala basmayı öğrenmiştir.

Sonrasında Skinner, farenin davranışı öğrendiğini gözlemlediğinde; ödülü fare düğmeye bastıktan hemen sonra vermemeye karar vermiştir. Böylelikle farenin ödül için sabırlı hale gelmesini amaçlamıştır. Bunu, beklenen davranıştan sonra bazen ödülü hemen vermeyerek, farenin tekrardan doğru davranışı yapmak için biraz beklemesini sağlayarak amaçlamıştır. Bu şekilde, farelerin davranışlarının daha iyi şekillendirildiği gözlemlenmiştir. Ayrıca, Skinner, farenin sadece pedala basmakla kalmayıp, daha karmaşık davranışlar da öğrenebileceğini fark etmiştir.

Böylelikle, Skinner Fare Deneyi, öğrenmenin pekiştirme yoluyla gerçekleşebileceğini göstermiştir. Yani, bir davranış ödüllendirildiğinde, o davranışın tekrarlanma olasılığı artmaktadır. Fareler, zamanla doğru davranışları öğrenmiş ve bu davranışları tekrar etmişlerdir.

Bu deney, davranışlarını nasıl şekillendirilebileceğini göstermiştir.

Kült Psikolojik Deneyler

Psikoloji tarihinde gerçekleştirilmiş deneylerin bazıları çok fazla araştırılarak adeta psikolojik deneyler denince direkt akla gelir hale gelmişlerdir. Bu deneylere örnek olarak yukarıda bahsettiğim “Stanford Hapishane Deneyi” “Milgram İtaat Deneyi” gibi deneyleri verebilirim. Aynı zamanda kült olarak bildiğimiz bir diğer deney ise;

Asch Uyum Deneyi

Asch Uyum Deneyi, 1951 yılında Sosyal Psikolog Solomon Asch tarafından yapılmış bir deneydir. Bu deney; insanların davranışlarının grup baskısı altında nasıl etkileneceğini anlamak üzere yapılmıştır.

Deney için bir grup insan bir araya getirilmiştir ancak bu gruptaki kişilerin birçoğu, aslında Asch tarafından önceden yönlendirilen kişilerdir. Gerçek katılımcı, sonuncu kişidir ve grup içinde tek gerçek katılımcıdır. Deneyin amacı, gerçek katılımcının grup baskısı altında doğruyu söyleyip söylemeyeceğini görmektir.

Grup üyelerine birçok çizim gösterilerek, üç çizginin uzunluklarını karşılaştırmaları istenmiştir. İki çizgi eşit uzunluktadır ve biri kısa veya uzundur. Diğer grup üyeleri, yanlış cevap vermişlerdir. Gerçek katılımcının ise, diğerlerinin yanlış cevabını duyduktan sonra doğruyu mu söyleyeceği yoksa onlara mı uyacağı gözlemlenmiştir.

Birçok katılımcı, grupların yanlış cevaplarının baskısı sebebiyle yanlış cevap vermiştir.

Asch Uyum Deneyi, insanların sosyal baskılar sebebiyle bazen yanlış kararlar verebileceklerini ve çoğu zaman yalnız kalmamak için grup normlarına uyabileceklerini göstermiştir.

Asch Uyum Deneyi Videosu

Sosyal Psikoloji Alanındaki Psikolojik Deneyler

1. Pygmalion Deneyi: Beklenti/Öngörü Etkisi

1968 yılında Psikolog Robert Rosenthal tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, insanların beklentilerinin başkalarının performansını nasıl etkileyebileceğini inceleme amacı taşımaktadır.

Rosenthal ve ekibi, birkaç öğretmene sınıfındaki bazı öğrencilerin ‘özel yeteneklere sahip’ olduklarını söylemişlerdir. Aslında, bu öğrenciler; rastgele seçilmiş ve gerçek potansiyelleri hakkında hiçbir bilgi olmayan öğrencilerdir. Böylelikle öğretmenlerin beklentiyle, bahsedilmiş öğrencilere daha fazla ilgi ve dikkat gösterdikleri gözlemlenmiştir. Bu durum, ‘özel’ olarak bahsedilmiş öğrencilerin performanslarını artırmıştır.

Pygmalion Deneyi, insanların performanslarının büyük ölçüde çevrelerinden ve kendilerine yönelik beklentilerden etkilendiğini göstermiştir. Bu durum, Sosyal psikoloji alanında ‘Beklenti Etkisi’ olarak tanımlanmıştır.

2. Hırsızlar Mağarası Deneyi

1954 yılında, Muzaffer Şerif ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, gruplar arası çatışmayı ve iş birliği süreçlerini anlama amacı taşımaktadır.

11 yaşındaki 22 erkek çocuğu yaz kampında bir araya getirilmiştir. Bu çocuklar, rastgele iki gruba ayrılmıştır: İlk grup ‘Kartallar’ (Eagles), diğer grup ise ‘Çıngıraklı Yılanlar’ (Rattlers) olarak isimlendirilmiştir.

İlk aşamada, iki grubun birbiriyle etkileşime girmemesi sağlanmıştır. Bu süreçte, gruplardaki üyeler arasında bir bağ kurulmuştur.

Sonraki aşamada, iki grup arasında rekabetçi aktiviteler düzenlenmiştir. Bir grup ödülleri kazandıkça, diğer grup kaybetmiştir. Bu aktivitelerle birlikte ikinci aşamada, grupların birbirlerine karşı düşmanlık besledikleri gözlemlenmiştir.

Deneyin üçüncü aşamasında, grupların birbirleriyle iş birliği yapmalarını sağlayacak koşullar yaratılmıştır. Gruplar için ortak hedefler belirlenmiş ve gruplardan bu hedeflere ulaşmak için birlikte çalışmaları istenmiştir. Örneğin, grupların birlikte bir kamyonu tamir etmeleri gibi görevler verilmiştir. Böylelikle; gruplar arasındaki düşmanlığın azalmış olduğu gözlemlenmiştir.

Hırsızlar Mağarası Deneyi; gruplar arasında güçlü bağların ve düşmanlığın hızla oluşabileceğini göstermiştir.

3. İyi Samiriyeli Deneyi

1973 yılında John Darley ve Daniel Batson tarafından gerçekleştirilmiş olan bu deney, insanların yardım etme davranışlarını, özellikle acil durumlarda yardım etme kararlarını anlama amacı taşımaktadır.

Katılımcılar, psikoloji öğrencileri olarak seçilmiş ve onlara bir konuşma yapmak için belirli bir odadan diğer odaya gitme görevi verilmiştir. Öğrenciler, iki gruba ayrılmıştır. Bir grup, “İyi Samiriyeli” hikayesi üzerine bir konuşma yapmak için, diğer grup ise “Kötü Samiriyeli” hakkında bir konuşma yapmak için çağrılmışlardır.

Katılımcılar, yürürken bir insanın düşmüş olduğunu ve onlardan yardım beklediğini görmüşlerdir. Bir grup katılımcıya, diğer odaya gitmek için daha zamanlarının olduğu, diğer gruba ise hemen gitmeleri gerektiği söylenmiştir.

Acele etmeleri gerekenlerin, yardıma daha az eğilimli oldukları gözlemlenmiştir. Bu sonuç, insanların yardım etme davranışlarının yalnızca kişisel inançlarla değil, çevresel ve zaman baskısı gibi faktörlere de bağlı olduğunu göstermiştir.

4. Hawthorne Etkisi Deneyi

1920’lerin sonları ve 1930’ların başlarında Elton Mayo ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, iş yerlerinde çalışan insanların verimliliklerinin, çalışma koşullarına göre nasıl değiştiğini inceleme amacı taşımaktadır.

Bu deneyde, farklı aydınlatma koşulları altında çalışan işçilerin verimlilikleri ölçülmüştür. İlk başta, ışık seviyesi arttıkça verimliliğin de arttığı gözlemlenmiş ancak ilginç bir şekilde, ışık seviyesi tekrar normal seviyelere getirildiğinde, işçilerin verimliliği yine yüksek kalmıştır. İşçilerin daha iyi çalışmasının sebebi, daha iyi bir çalışma ortamından ziyade, onların gözlemlendiklerini bilmeleriymiş.

Hawthorne Etkisi, insanların dikkatle izlendiklerini bildiklerinde daha verimli ya da dikkatli çalışmaya eğilimli olmalarını göstermiştir.

5. Ross’un Yanlış Ortaklık Etkisi Çalışması

1977 yılında Lee Ross tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, insanların kendi inançları ve düşüncelerine göre başkalarının da öyle düşündüğünü varsayması durumunu inceleme amacını taşımaktadır.

Deneyde katılımcıların; kişisel tercihleri ve davranışlarına göre, sorulara ve oluşturulmuş senaryolara cevap vermeleri istenmiştir.

Daha sonra, katılımcılara, onların sahip oldukları inanç ve tutumların diğer insanlar tarafından ne kadar kabul edileceğini tahmin etmeleri istenmiştir. Çoğu kişi tarafından kabul edildiğini düşündükleri bildirilmiştir. Oysa bu yanlış bir varsayımdır.

Bu deney, insanların kendi tutum ve davranışlarını başkalarına yansıtarak herkesin aynı şekilde düşündüğüne inanma eğiliminde olduklarını göstermiştir.

6. Rosenhan Psikiyatri Deneyi

1969-1972 yılları arasında Psikolog David L. Rosenhan tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, Psikiyatri hastanelerinin doğru tanı koyup koymadığını test etmek amacı taşımaktadır.

Bu deneye, 8 sağlıklı kişi dahil edilmiştir. Bu kişiler, hiçbir psikolojik hastalığı olmayan ama hastaneye yatmak için bazı belirtiler sunan kişilerdir. Rahatsızlık olarak, işitme halüsinasyonları duyduklarını öne sürmüşlerdir. Kişiler, hastane tarafından kabul edilmiş ve yatışları başlatılmıştır.

İlerleyen süreçte, hastalar artık rahatsızlıklarını hissetmediklerini belirtmelerine rağmen kendilerine inanılmamış ve yatışları devam etmiştir ancak henüz tanı koyulamamıştır. 8 kişiden en az hastanede kalan kişi 7 gün, en fazla kalan kişi ise rahatsızlığının geçtiğini söylese de 52 gün boyunca hastanede kalmıştır.

Rosenhan Deneyi, psikiyatri hastanelerinin tanı koyma süreçlerinin güvenilir olmadığını ve insanların hastalıklarının doğru şekilde değerlendirilemediğini öne sürmüştür.

7. Göz Rengi Deneyi – Mavi Gözlü/Kahverengi Gözlü Deneyi

1968 yılında Jane Elliot tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, önyargı ve ayrımcılığın insanların davranışlarındaki etkisini incelemek amacını taşımaktadır. Jane Elliot, bu deneyde çocukları kullanmış ve onların göz rengine göre ayrımcılık yapmaları üzerine çalışmıştır.

Bu deney bir okulda yapılmış ve Jane Elliot, çocukları iki gruba ayırarak başlamıştır.

Birinci grup mavi gözlü çocuklardan, ikinci grup ise kahverengi gözlü çocuklardan oluşmaktadır. Elliot, mavi gözlü çocuklara; daha akıllı ve üstün olduklarını söylemiştir. Kahverengi gözlü çocuklara ise, daha az değerli ve daha tembel olduklarını söylemiştir. Böylece, göz rengine göre bir hiyerarşi kurulmuştur. Çocukların, bu yeni durumu kısa sürede kabullendikleri gözlemlenmiştir. Mavi gözlü çocuklar kendilerini daha üstün hissetmeye başlarken, kahverengi gözlü çocuklar ise kendilerini özgüvensiz hissetmeye başlamışlardır.

Deney sırasında mavi gözlü çocukların, kahverengi gözlü çocuklara karşı daha üstün bir şekilde davranmaya başladıkları; kahverengi gözlü çocukların ise daha pasifleştikleri ve birbirlerine daha az güven duymaya başladıkları gözlemlemişlerdir.

Ayrıca Elliot, çocukların başarılarını da incelediğinde, mavi gözlü çocukların kendilerine daha üstün davranıldığında daha iyi performans gösterdiklerini; kahverengi gözlü çocukların ise kendilerini daha düşük hissedip daha kötü performans sergilediklerini bildirilmiştir.

Deneyin sonunda, Elliot, çocuklara bu ayrımcılığın tamamen yapay olduğunu ve göz renginin insanların değerleri üzerinde hiçbir önemi olmadığını açıklamıştır. Çocuklar, bu durumun ne kadar basit ve geçici olduğunu böylelikle anlamışlardır.

Bu deney, insanları dış görünüşlerine göre yargılamamanın ve önyargıları sorgulamanın ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Jane Elliot, bu deneyle insanların ne kadar kolay önyargılı hale gelebildiğini ve bu durumun insanların davranışlarını nasıl etkileyebildiğini göstermiştir.

8. Halo Etkisi Deneyi

1920 yılında Edward Thorndike tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, insanların bir kişi hakkında sahip oldukları düşüncelerin, o kişinin diğer özelliklerine dair düşüncelerini nasıl etkilediğini inceleme amacı taşımaktadır.

Thorndike, bu deneye askerlerin fiziksel özelliklerini değerlendirerek başlamıştır. Deneyde askerlerin fiziksel çekiciliği iyi olarak değerlendirildiğinde; bu olumlu durum onların zekâsına, kişiliğine ve diğer özelliklerine de yansımıştır. Bir askerin fiziksel olarak çekici olduğu düşünüldüğünde, diğer özelliklerinin de daha olumlu değerlendirildiği gözlemlenmiştir. Bu etkiye Halo Etkisi denilmiştir.

Halo Etkisi Deneyi, insanların bir kişi hakkındaki izlenimlerinin, o kişiye dair tüm değerlendirmeleri etkilediğini göstermiştir. Örneğin, eğer biri fiziksel olarak çekici veya iyi giyinmişse, bu kişi hakkında daha akıllı, dürüst veya başarılı gibi olumlu düşünceler geliştirilme ihtimali yüksektir.

9. Seyirci Etkisi Deneyi: Yardım Etme Davranışındaki Azalma

1968 yılında Sosyal Psikologlar John Darley ve Bibb Latané tarafından gerçekleştirilmiş bu deney, insanların acil bir durumda yardım etme davranışlarının diğer kişilerin varlığından nasıl etkilendiğini incelemek amacı taşımaktadır.

Bu deneyde, denekler bir odaya yerleştirilmiş ve bir ses kaydından acil bir durumda yardım isteyen bir kişinin sesi duyurulmuştur. Deneyin amacı, bu durumda kaç kişinin yardım etmek için harekete geçeceği ve kaç kişinin ise sadece durumu seyredeceğini incelemektir.

Deneklerin, odada yalnızken yardım etmeye eğilimli oldukları ancak etrafta bir grup insan olduğunda, diğer denekler de aynı ortamda bulunduğunda, yardım etme davranışlarının azaldığı gözlemlenmiştir. Bu durum, insanların yardım etmeye karar verirken başkalarının da aynı şeyi yapmasını beklemeleri nedeniyle harekete geçemediklerini göstermiştir.

Böylelikle, bu deney, seyirci etkisini; bir grup içinde insanların yardım etme konusunda daha tembel hale gelmesi durumunu göstermiştir.

Darley ve Latané, bu deneyle, insanların grup halinde olduklarında sorumluluklarını daha az hissettiklerini ve yardım etme konusunda daha tembel olduklarını göstermişlerdir.

Bilişsel Psikoloji Alanındaki Psikoloji Deneyleri

1. Ayna Testi

Ayna testi, 1970 yılında Gordon Gallup Jr. tarafından öz farkındalık düzeylerini ve kendilik bilinci geliştirme süreçlerini ölçmek amacıyla yapılmıştır. Amaç; bir canlının kendini fark edip etmediğini görmek, aynada gördüğü yansımanın kendi görüntüsü olduğunu anlayıp anlamadığını gözlemlemektir.

İlk olarak, hayvanlar (maymunlar, primatlar…) aynanın karşısına yerleştirilmişlerdir. Bu sırada, hayvanın vücudunun belirli bir kısmına fark ettirmeden bir işaret koyulmuştur. Ardından, hayvanın aynadaki yansımasını görüp görmediği gözlemlenmiştir. Eğer hayvan, aynada gördüğü yansımasındaki işareti fark edip üzerine dokunmaya çalışırsa, bu, onun öz farkındalığı olduğunu ve aynadaki yansımasının kendine ait olduğunu anlamış olduğu anlamına gelirmiş. Ancak eğer hayvan aynada kendini tanımazsa ve sadece yansımasına tepki verirse, bu durumda hayvanın öz farkındalığının gelişmediği düşünülmüştür.

Testin en önemli sonucu, bazı hayvanların insanlar gibi kendilerini tanıyabildikleri fakat çoğu hayvanın bu öz farkındalığa sahip olmadığıdır. Özellikle maymunlar ve fil gibi hayvanlar, aynada kendilerini tanıyabilmişlerdir. Fakat çoğu türlerin, aynaya bakarken kendi yansımasını başka bir hayvan olarak görüp ona tepki verdikleri bildirilmiştir.

Ayna Testi, öz farkındalığın gelişmiş hayvanlar için bile zor bir şey olduğunu göstermiştir. Ayrıca, kendini tanıma yeteneğinin sadece insanlara özgü olmadığını, bazı hayvanların da bu farkındalığa sahip olduğunu göstermiştir.

2. Bilişsel Uyumsuzluk Testi

1957 yılında Sosyal Psikolog Leon Festinger tarafından gerçekleştirilmiş bu test, insanların düşünceleri, inançları ve davranışları arasındaki uyumsuzluğu nasıl hissettiklerini ve bu uyumsuzluğu nasıl çözdüklerini anlama amacı gütmektedir.

Festinger ve arkadaşları, bir grup katılımcıya çok sıkıcı ve zor bir görev vermişlerdir. Bu görev uzun süre sürmüş ve katılımcılar oldukça sıkılmıştır. Sonra, katılımcılara verilmiş uzun süren deneyin amacı anlatılıp bu görev hakkında olumlu yorumlar yapmaları istenmiştir. Bazı katılımcılara çok az para verilmiş, diğer grup katılımcılara ise çok para verilmiştir.

Sonrasında, her iki grubun deney hakkında ne düşündükleri incelenmiştir. İlginç bir şekilde; düşük para alan grubun, deney hakkında daha olumlu şeyler söylediği gözlemlenmiştir. Yüksek para alan grup ise, deneyin çok sıkıcı olduğunu ve zor olduğunu söylemiştir.

Sonuç olarak, Bilişsel Uyumsuzluk kavramı ortaya çıkmıştır. Bu, insanların davranışları ve düşünceleri arasında bir uyumsuzluk olduğunda, bu uyumsuzluğu düşüncelerini ya da davranışlarını değiştirerek çözmeye çalıştıklarını göstermiştir. Düşük para alan kişiler, az parayla yapılan sıkıcı bir görevi mantıklı hale getirmek için görev hakkında olumlu düşünceler oluşturmuştur.

3. Stroop Etkisi Testi

1935 yılında Psikolog John Ridley Stroop, insanların beyinlerinin renkleri ve kelimeleri nasıl işlediğini (iki bilgiyi aynı anda nasıl işlediğini), özellikle de bunlar birbirleriyle çeliştiğinde nasıl tepki verdiklerini anlamayı amaçlayan bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Katılımcılara renkli kelimelerden oluşan bir liste verilmiştir. Bu kelimeler, renk isimlerinden oluşmaktadır ama renkler, kelimelerin yazıldığı renklerle uyumsuz olarak ayarlanmıştır. Örneğin, “kırmızı” kelimesi yeşil renkte yazılmıştır ve katılımcılardan, bu kelimelerin yazıldığı renkleri en hızlı şekilde söylemeleri istenmiştir.

Stroop, katılımcılara bu aşamada iki görev vermiştir. İlk görevde, katılımcılara renkli kelimeler verilmiş ve bu kelimeler; renklerle uyumlu olarak hazırlanmıştır. Örneğin, “mavi” kelimesi mavi renkte yazılmıştır. Katılımcıların renkleri hızlıca söyleyebildiği gözlemlenmiştir.

İkinci görevde ise kelimeler, renklerle uyumsuz olarak ayarlanmıştır. Örneğin, “kırmızı” kelimesi mavi renkte yazılmıştır. Bu durumda ise, katılımcıların performansının düştüğü gözlemlenmiştir. Bu durum, Stroop Etkisi olarak adlandırılmıştır.

Stroop, insanların bilişsel işlem yaparken alışkanlıkların ve önceki bilgilerin nasıl karmaşa yaratabileceğini bu deneyle öne çıkarmıştır.

Böylelikle Stroop Etkisi Deneyi, insan beyninin çelişkili bilgilerle başa çıkmada zorlandığını ve bunun da bilişsel işlem hızını yavaşlattığını ortaya koymuştur.

4. Milner Kısa Süreli Bellek Testi

1950‘li yıllarda Brenda Milner, insanların kısa süreli belleklerinin ne kadar kapasiteye sahip olduğunu anlamayı amaçlayan bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Brenda Milner, H.M. adında bir hasta üzerinde çalışmıştır. H.M., beyin cerrahisi sonucu, kısa süreli belleğini kaybetmiş ve yeni anılar oluşturamaz hale gelmiştir.

Deneyde, H.M.’e ve diğer katılımcılara, bazı sayılar ve harfler verilmiştir ve birkaç saniye boyunca hatırlanmaları istenmiştir. Bu harfler ve sayılar tekrar gösterilmiş ve katılımcıların doğru hatırlayıp hatırlamadıkları kontrol edilmiştir. H.M.’in, bu bilgileri hemen hatırlayamadığı ve belleğinin çok hızlı bir şekilde bozulduğu gözlemlenmiştir.

Milner’in Kısa Süreli Bellek Testi, kısa süreli belleğin sınırlı kapasitesini anlamaya ve beynin bazı bölgelerinin, özellikle Hipokampüsün, belleği işleme ve yeni anılar oluşturma konusundaki rolünü ortaya koymuştur.

5. Öğrenilmiş Çaresizlik Deneyi

1967 yılında Martin Seligman tarafından yapılan bu deney, canlıların neden bazı olumsuz durumlarda çaba göstermeyi bıraktıklarını anlama amacı taşımaktadır.

Bu deneyde, Seligman ve ekibi köpekleri 3 gruba ayırıp farklı koşullarda test etmişlerdir.

Birinci gruptaki köpeklere, şoklardan kurtulmak için bir butona basmaları gerektiği öğretilmiştir. İkinci gruptaki köpekler ise, şoklardan kaçamayacakları bir ortamda bırakılmıştır. Üçüncü grup köpekler ise hiç şok almamıştır.

Deneyin devamında, araştırmacılar tüm köpekleri aynı koşullarda tekrar yerleştirdi ve davranışlarını gözlemledi. Birinci ve üçüncü gruptaki köpekler çözüm aramaya çalışırken, ikinci gruptaki köpekler önceki olumsuz deneyimlerinden dolayı çaba göstermemişlerdir. Bu durum, köpeklerin kontrol edemedikleri bir durumu deneyimlediklerinde, sonradan karşılaştıkları olumsuz durumlara karşı çabasız kalabileceklerini göstermiştir. Ayrıca insanların da benzer şekilde harekete geçemeyebilecekleri öne sürülmüştür.

6. Ebbinghaus Unutma Eğrisi Deneyi

1885 yılında Alman Psikolog Hermann Ebbinghaus, insanların bilgileri ne kadar hızlı unuttuklarını ve unutmanın zamanla nasıl ilerlediğini anlamak amacıyla bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Ebbinghaus, deneyi kendisi üzerinde yapmıştır. Anlamı olmayan hece gruplarından bir liste oluşturmuştur. Ebbinghaus, bu listeyi ezberledikten sonra, heceleri bir süre boyunca hatırlamaya çalışmıştır. Ebbinghaus, bu deneyi birkaç kez farklı zaman aralıklarında tekrarlayarak gerçekleştirmiştir. Örneğin, öğrenmesinden hemen sonra, birkaç dakika sonra, birkaç saat sonra ve birkaç gün sonra olarak uygulamıştır.

Sonuçları incelediğinde, öğrenilen bilgilerin çok hızlı bir şekilde unutulmaya başlandığını ve unutmanın başta çok hızlı olduğunu ancak zamanla bu hızın azaldığını göstermiştir.

Ayrıca, Ebbinghaus, tekrar yapmanın unutmayı azaltabileceğini de eklemiştir.

Bu deney, hafıza ve öğrenme konusundaki araştırmalar için önemli bir temel olmuştur.

7. Seçici Dikkat / Görünmez Goril Deneyi

1999 yılında Christopher Chabris ve Daniel Simons, insanların dikkatinin nasıl çalıştığını anlamayı amaçlayan bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Deneyde katılımcılara bir video izletilmiştir. Videoda, iki takım yer almaktadır. Takımlardan biri beyaz giysiler giymiş, diğeri ise siyah giysiler giymiştir. Katılımcılardan videonun başında, beyaz giysili oyuncuların topu kaç kez paslaştığını saymaları istenmiştir. Videoda goril kostümü giymiş bir kişi, sahnede bir süre dolaşmış ve tekrardan kaybolmuştur. Ancak katılımcılar paslaşma sayısını saymak için odaklarını sadece o noktaya verdikleri için; çoğu goril figürünü gözden kaçırmıştır.

Bu deney, insanların seçici dikkatin etkisiyle, bir göreve odaklandıklarında çevrelerindeki diğer uyarıcıları fark edemeyebileceklerini göstermiştir.

8. Dört Oda Labirenti Deneyi

1948 yılında Edward Tolman, öğrenme ve yön bulma süreçlerini incelemek amacıyla bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Tolman, deneyde fareleri labirentin ilk odasına ve dört odadan birine yiyecek yerleştirmiştir. Tolman, farelerin başlangıçta sadece ödülü almak için belli bir yolu izlediklerini ancak zamanla farelerin bu yolu öğrenip daha hızlı ödüle ulaşmaya başladıklarını bildirmiştir.

Bu durum, farelerin sadece ödül için değil, labirentteki yapıyı öğrenip daha iyi hareket ettiklerini göstermektedir. Bu da farelerin çevreyi bilişsel olarak haritaladıklarını (cognitive map) ve ona göre hareket ettiklerini göstermiştir.

Tolman, bu deneyle öğrenmenin sadece ödüllerle açıklanamayacağını, bilişsel haritalama ve zihinsel süreçlerin de büyük rol oynadığını göstermiştir.

Gelişim Psikolojisi Alanındaki Psikoloji Deneyleri

1. Marshmallow Deneyi – Gecikmiş Tatmin Deneyi

1960‘lı yıllarda Psikolog Walter Mischel, çocukların sabır ve gecikmiş tatmin yeteneklerini ölçmeyi amaçlayan bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Deneye, 4-6 yaş arası çocuklar dahil edilmiştir. Her çocuğa bir marshmallow-şeker verilmiştir. Çocuklara, bu şekeri isterlerse hemen yiyebileceklerini ya da eğer biraz beklerlerse, bir tane daha şeker alabileceklerini söylemiştir. Çocuklar bir süreliğine odada yalnız bırakılmıştır ve bu sürede davranışları gözlemlenmiştir.

Çocuklardan bazıları hemen şekeri yemişler, diğerleri ise sabırla beklemişlerdir ve böylelikle ikinci şekeri almayı başarmışlardır.

Bu çocukların yaşamları takip edilmiştir. Sabırla bekleyen çocukların, ilerleyen yaşlarda daha başarılı, daha sağlıklı ve daha iyi sosyal becerilere sahip oldukları; şekeri hemen yiyen çocukların ise daha düşük akademik başarılar ve daha zorlu yaşam koşulları yaşadıkları gözlemlenmiştir.

Marshmallow Deneyi, çocukların erken yaşlarda gösterdikleri sabır ve gecikmiş tatmin yeteneklerinin, ilerleyen yıllarda onların kişisel gelişimleri üzerinde de etkili olduğunu göstermiştir.

Marshmallow Deneyi Videosu

2. Harlow’un Bağlanma ve Sosyal Gelişim Deneyi

1957-1958 yıllarında Amerikalı Psikolog Harry Harlow, annelik sevgisinin ve fiziksel temasın, duygusal gelişim ve bağlanma davranışı üzerindeki etkilerini anlamayı amaçlayan bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Harlow, yeni doğmuş maymun yavrularını, kendisinin tasarladığı yapay annelerle aynı ortamda bırakmıştır. Yapay annelerden biri, metalden yapılmıştır ve sadece bir şişe sütle tasarlanmıştır. Diğer yapay anne ise yumuşak bir kumaşla yapılmıştır fakat süt sunmayacak şekilde tasarlanmıştır. Harlow, yavru maymunların bu annelerle nasıl etkileşimde bulunduğunu gözlemlemiştir. Yavru maymunların, süt veren metal anneden beslendikleri ama yumuşak kumaşla kaplı anne ile daha çok vakit geçirdikleri gözlemlenmiştir. Yavru maymunlar, sadece beslenmek için değil, korktuklarında veya stresli bir durumla karşılaştıklarında da yumuşak hissiyat veren kumaş anneyi tercih etmiştir.

Harlow’un Maymun Deneyi, annelik bağının sadece beslenme ile değil, aynı zamanda güven ve duygusal destekle de ilgili olduğunu göstermiştir. Bu deney, insanlarda da annelik bağının ne kadar önemli olduğunu anlamamıza yardımcı olmuş ve psikolojik bağlanma teorileri için zemin oluşturmuştur.

3. Ainsworth’un Yabancı Durum Deneyi

1970‘li yıllarda psikolog Mary Ainsworth, çocukların anneye bağlanma biçimlerini incelemek amacıyla bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Yaklaşık 12-18 aylık bebekler, anneleriyle birlikte bir odaya yerleştirilmiştir. Odaya, önce yabancı bir kişi (deneyde yer alan biri) girmiş ve anneleri de oradayken; bebekle kısa bir süre vakit geçirmeye çalışmıştır. Ardından, bebeklerin anneleri odadan çıkmış ve bebekler yabancıyla yalnız bırakılmıştır. Anne, belirli bir süre sonra tekrar odaya dönmüştür. Ainsworth, bu süreçte yabancı kişi odadayken, anne odadan çıkarken ve anne geri döndüğünde bebeklerin tepkilerini gözlemlemiştir.

Ainsworth, bu gözlemler sonucu üç ana bağlanma tarzı tanımlamıştır: Güvenli Bağlanma, Kaçıngan Bağlanma ve Kaygılı/Kararsız Bağlanma.

Güvenli bağlanan bebekler, anneye bağlılık göstermiş ve anneleri geri döndüğünde rahatlamışlardır.

Kaçıngan bağlanan bebekler, annelerine kayıtsız kalmış gibi görünmüşler ve geri döndüklerinde annelerine fazla ilgi göstermemişlerdir.

Kaygılı/kararsız bağlanan bebekler ise, anne geri döndüğünde hem sevgi hem de öfke göstermişlerdir çünkü anne bir süre önce kaybolduğunda kaygı yaşamışlardır.

Yabancı Durum Deneyi, bebeklerin anneleriyle olan bağlanma tarzlarının farklı olabileceğini ve bu bağlanma tarzlarının çocukların duygusal gelişimleri ve gelecekteki ilişkileri üzerinde uzun vadeli etkiler yaratabileceğini göstermiştir.

Yabancı Durum Deneyi Videosu

4. Canavar Deneyi – Kekemelik Deneyi

1939 yılında Psikolog Dr. Wendell Johnson, kekemeliğin bir çocuk üzerindeki sosyal ve psikolojik etkilerini gözlemlemek amacıyla bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Bu deneye yetimhanede yaşayan, kekemelik sorunu yaşamayan 22 çocuk dahil edilmiştir. Çocuklar 2 gruba ayrılmıştır.

İlk gruptaki çocuklara, kekeme sorunları yaşamamalarına rağmen kekemeliklerinin olduğu söylenmiştir ve onlara bu şekilde davranılmıştır. Örneğin, çocuklar konuştuklarında kelimeleri daha doğru şekilde söylemelerinin gerektiği, konuşma şekillerinin yanlış olduğu söylenmiştir.

İkinci gruptaki çocuklara ise ‘sağlıklı’ ve ‘normal’ oldukları düşünceleri aşılanmıştır. Çocukların dil becerileri hakkında olumsuz yorumlar yapılmamıştır.

Bir süre sonra, kekemelikleri olduğu söylenen çocukların, davranışları üzerinde büyük değişiklikler gözlemlenmiştir. Bu çocuklar kekelemeye başlamışlar, konuşmakta zorlanmışlar, sosyal olarak daha çekingen hale gelmişler ve özgüven kaybı yaşamışlardır.

Diğer gruptaki çocuklar ise, normal bir şekilde konuşmaya devam etmişlerdir.

Canavar Deneyi; çevresel ve sosyal faktörlerin, bir çocuğun dil becerileri ve psikolojik durumu üzerinde büyük etkiler yarattığını göstermiştir.

Deneysel Psikoloji Alanındaki Psikolojik Deneyler

 1. Uyku Yoksunluğu Deneyi

1959 yılında Psikolog Peter Tripp tarafından gerçekleştirilen bu deney, uyku eksikliğinin insanlar üzerindeki etkilerini anlamak amacı taşımaktadır.

Deneyin başında, Peter Tripp, 201 saat boyunca hiç uyumadan radyo programı canlı olarak tutulmuştur. Bu süre zarfında Tripp’in davranışları ve fiziksel durumu dikkatlice izlenip kendisi her gün farklı testlere ve gözlemlere tabi tutulmuştur. Bu testler, onun dikkatini, hafızasını, reflekslerini ve ruh halini ölçmek amacıyla yapılmıştır. Uykusuz kaldıkça Tripp’in vücudunun ve zihninin yorgun düştüğü bildirilmiştir. İlk başlarda biraz sinirli ve halsiz hissederken, zamanla daha ciddi sorunlar yaşadığı ve görsel halüsinasyonlar görmeye başladığı bildirilmiştir. Bu durum, Tripp’in ruh halinin bozulduğunu ve beyninin uyku eksikliği nedeniyle normal çalışamadığını göstermiştir.

Uyku Yoksunluğu Deneyi, uyku eksikliğinin insanların fiziksel ve zihinsel sağlıkları üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olduğunu kanıtlamıştır.

2. Landis’in Yüz İfadeleri ve Duygusal Tepkiler Deneyi

1924 yılında Psikolog Carney Landis, insanların çeşitli duygusal durumlar sırasında yüz ifadelerini nasıl değiştirdiklerini incelemek amacıyla bu deneyi gerçekleştirmiştir.

Deney süresince; katılımcılara korku, mutluluk, öfke gibi farklı duygusal durumları hissetmelerini sağlayacak çeşitli görevler verilmiştir. Bu görevler arasında, katılımcıların bir fareyi tutmaları, korkutucu film sahneleri izlemeleri veya bir şeyleri garip bir şekilde yemeleri gibi rahatsız edici aktiviteler dahil edilmiştir. Bu görevler boyunca katılımcıların yüz ifadeleri izlenmiştir.

Örneğin, katılımcılar korku hissettiklerinde, gözlerini genişletmiş ve ağızlarını açmışlardır. Mutluluk gibi pozitif bir duygu yaşandığında ise, katılımcıların yüzlerinde gülümseme ve rahat bir ifade ortaya çıkmıştır.

Landis’in Yüz İfadeleri ve Duygusal Tepkiler Deneyi, duygular ile yüz ifadeleri arasında güçlü bir ilişki olduğunu; insanların duygularının, yüz ifadelerini etkilediğini göstermiştir.

Ayrıca, Landis’in deneyinde bazı önemli etik sorunlar da ortaya çıkmıştır. Katılımcıların rahatsız edici durumlarla karşılaştırılması ve bazı görevlerin zorlayıcı olması nedeniyle etik açıdan eleştirilmiştir.

Etik Olmayan Psikolojik Deneyler

1. Stanford Hapishane Deneyi

Bu deney, katılımcıların aşırı derecede psikolojik ve fiziksel zarara maruz kalması ve bu duruma müdahale edilmemesi nedeniyle etik açıdan oldukça eleştiri alan bir deney olmuştur.

2. Milgram İtaat Deneyi

Katılımcıların; deneyin gerçek amacı hakkında bilgilendirilmemesi, başkalarına elektrik şok vermeleri durumunun yüksek strese sebep olması ve buna devam etmeleri gerektiği yönünde karşılık verilmesi nedeniyle eleştirilen bir deney olmuştur. 

3. Asch Uyum Deneyi

Bu deney, katılımcılara yanlış bilgi verilmesi nedeniyle etik açıdan eleştirilmiştir.

4. Festinger’in Bilişsel Uyumsuzluk Deneyi

Katılımcıların deneyin amacı hakkında doğru bilgilendirilmemesi nedeniyle eleştirilen bir deney olmuştur.

5. Landis’in Yüz İfadeleri ve Duygusal Tepkiler Deneyi

Katılımcıların, yüz ifadelerinin gözlemlenebilmesi için, özellikle zorlayıcı ve rahatsız edici durumlara maruz kalmaları nedeniyle etik açıdan eleştirilmiştir.

6. Canavar Deneyi – Kekemelik Deneyi

Bu deney; çocukların psikolojik olarak manipüle edilmeleri, kekemeleri olmadığı halde dil becerileri hakkında olumsuz yorumlar almaları ve bundan psikolojik olarak etkilenmeleri nedeniyle oldukça eleştirilmiştir.

7. Pygmalion Deneyi

Deneyde; öğretmenlerin öğrenciler hakkında yanlış şekilde bilgilendirilmesi ve bu bilgilerin, beklenti oluşturmalarına sebep olması nedeniyle etik açıdan eleştirilmiştir.

8. Öğrenilmiş Çaresizlik Testi

Bu deney, hayvanların fiziksel ve psikolojik acı çekmelerine neden olduğu için etik açıdan eleştirilmiştir.

9. Hawthorne Etkisi Deneyi

Çalışanların deney hakkında eksik bilgilendirilmesi nedeniyle eleştirilen bir deney olmuştur.

10. Hırsızlar Mağarası Deneyi

Gruplar arasındaki çatışmayı artırmak amacıyla çocukların birbirine karşı tutumlarının etkilenmesi ve bazı çocukların zorbalık ve ayrımcılığa uğramasına neden olması nedeniyle etik açıdan eleştirilmiştir.

11. İyi Samiriyeli Deneyi

Bu deneyde; katılımcıların neyle karşılaştıklarını tam olarak bilmemeleri ve manipüle edilmeleri etik açıdan uygun olarak görülmemiştir. Katılımcıların bir kişiye yardım edip etmeyecekleri değerlendirirken, dürüstçe değil; ortam manipüle edilerek değerlendirilmiştir.

Peki Kimler Psikolojik Deney Yapabilir?

Psikolojik deneyler, genellikle psikoloji eğitimi almış ve araştırma yapmaya uygun yetkinliklere sahip kişiler tarafından yapılır. Bu kişiler, deneylerin doğru ve güvenilir olabilmesi için gerekli eğitimden geçmiş ve etik kurallara uymak zorundadırlar.

  • Psikologlar: Lisans, Yüksek Lisans, Doktora Eğitimine Sahip Psikologlar: Klinik Psikoloji, Sosyal Psikoloji, Gelişim Psikolojisi, Bilişsel Psikoloji vb.
  • Araştırma Psikologları: Üniversitelerde ya da araştırma ortamlarında çalışmaktadırlar ve psikolojik deneyleri tasarlama, yürütme, sonuçları analiz etme süreçlerinden sorumludurlar.
  • Lisans ve Yüksek Lisans Psikoloji Öğrencileri: Psikoloji lisans öğrencileri genellikle büyük deneyler yapmazlar ama laboratuvar çalışmaları ve gözlem gibi daha basit araştırmalarda deneyim kazanabilirler.
  • Doktora öğrencileri ise danışmanlarının gözetiminde ancak daha bağımsız olarak araştırmalar yapmaya başlarlar. Kendi deneylerini tasarlayabilir ve araştırmalarını yürütebilirler.
  • Akademisyenler ve Araştırmacılar
  • Profesörler ve Doktor Öğretim Üyeleri: Psikoloji alanında akademik kariyer yapmış olan profesörler, deneysel araştırmaları planlayıp yürütmek için en yetkin kişilerdir.
  • Psikiyatristler
  • Sosyal Hizmet Uzmanları: Bu deneyler, genellikle toplumsal etkiler veya bireysel iyilik haliyle ilgili olur.

Psikolojik Deneyler ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular

Psikolojik Deneyler ne için yapılır?

Psikoloji’de deneyler, bireylerin düşüncelerini, duygularını, davranışlarını ve bu unsurlar arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik bir yöntemdir.

Psikolojide kullanılan deneysel yöntemler nelerdir?

Psikolojik deneylerde birden fazla yöntem vardır. Bu yöntemlere örnek olarak; rastgele örnekleme, denekler arası dizayn, deneik içi dizayn, eşlemeli ve grup dizaynı yöntemlerini söyleyebiliriz. Bu deney yöntemleri, psikolojik süreçleri ve davranışları anlamak, açıklamak, tahmin etmek ve kontrol etmek için kullanılan bilimsel yöntemlerdir.

Psikolojide araştırma yöntemleri nelerdir?

Psikoloji’de araştırma yöntemleri arasında röportajlar (yapılandırılmış ve yarı yapılandırılmış röportajlar), anketler, deneysel çalışmalar, gözlem yöntemleri, vaka çalışmaları ve korelasyonel çalışmalar yer alır.

Psikolojik deneylerde kontrol grubunun amacı nedir?

Kontrol Grubu, bağımsız değişkenin (test edilen durumun) uygulanmadığı gruptur. Deney Grubu ise bağımsız değişkenin uygulandığı gruptur. Kontrol Grubunun önemi, bağımsız değişkenin sonuçların üzerinde etkisi olup olmadığını göstermesidir.

Rosenhan Deneyi gerçek mi?

David L. Rosenhan, Rosenhan Deneyi ile yapıldığı dönemde psikiyatri hastanelerinin güvenilirliğini test etmiştir. Bu deney, Psikiyatri hastanelerinin tanı koyma süreçlerinin güvenilir olmadığını ve insanların hastalıklarının doğru şekilde değerlendirilemediğini göstermiştir.

Küçük Albert Deneyi etik mi?

Küçük Albert Deneyi, Albert üzerinde manipüle edilen ortam nedeniyle korku faktörünün oluştuğu, bu durumun benzer uyarıcılara genellendiği ve Albert’in psikolojik açıdan etkilendiği için etik açıdan eleştirilen bir deneydir.

Stanford Hapishane Deneyi gerçek mi?

Philip Zimbardo, insanların davranışlarının hatta kişiliklerinin otorite, güç, çevresel faktörler ve roller etkisiyle nasıl şekillendiğini gösteren bir deney gerçekleştirmiştir.

Referanslar

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

*

Psikoloji Deneyleri İçerikleri

Etki Yasası Deneyi

Thorndike Etki Yasası Deneyi

⁣Edward Lee “Ted” Thorndike, eğitim psikolojisinin babası olarak bilinen Amerikalı psikologdur. Karşılaştırmalı
Asch Sosyal Uyum Deneyi

Asch Sosyal Uyum Deneyi

⁣Asch deneyi, 1953’te yayımlanan insanın karar verme sürecinde, çevresinin etkisinin ne denli
Yukarı Çık