Psikoloji Okurken Asla Yapılmaması Gerekenler Nelerdir?

Psikoloji Okurken Asla Yapmamanız Gerekenler

Psikolog/Psikoloji/Psikoloji Öğrencisi

Psikoloji okumak son yılların en gözde bölümlerinden biri ve çoğu zaman ilk üç tercih arasında yer alıyor. Bu kadar çok mezun varken “İş bulmak mümkün mü?”, “Onca kişi arasından nasıl öne çıkacağım?” ya da “Psikoloji okumak hâlâ mantıklı mı?” gibi soruların akla gelmesi oldukça doğal.

Elbette bölüm seçerken bu gerçekleri göz önünde bulundurmak önemli. Ancak sadece bu kadar “realistik” bir yerden, belki de hayat boyu yapacağınız mesleği seçmenin yeterli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bir bölümü değerli kılan şey sadece mezun sayısı değil, o bölümü nasıl okuduğunuzdur. Psikoloji okurken ayrışmak, tabiri caizse, bölümün hakkını vermek kesinlikle mümkün.

Mezuniyetine birkaç ay kalmış bir psikoloji öğrencisi olarak bu yazıda, psikoloji okurken (asla) yapmamanız gerekenler üzerine konuşmak istedim. Umarım bu yazı, bu bölümü okuyan ya da okumayı düşünen kişiler için yol gösterici olur.

Herhangi bir sorunuz olursa nursenabektass@gmail.com adresinden bana ulaşabilirsiniz.

Hadi başlayalım!

Ayrıca İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız;

  1. Siyaset Psikolojisi & Siyasal Psikolog Rehberi
  2. Psikoloji Öğrencilerine Mesleki Gelişim Tavsiyeleri 
  3. Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Kabul Rehberi
  4. Adli Psikoloji – Adli Psikolog: Mesleki Tanıtım
  5. Psikolog Nasıl Olunur?     

Psikoloji eğitimi, yalnızca ders seçmekten ibaret değildir.

Bu alan her ne kadar insanla, duygularla ve sözel içeriklerle iç içe olsa da; sadece derslere girip çıkmak, not tutmak ve sınavlardan yüksek almak sürecin tamamını karşılamaz.

Bir danışanla karşı karşıya kaldığımızda, kitapta okuduğumuz bilgileri birebir uygulayamayız. Çünkü insan, teorideki kadar düzenli ve öngörülebilir değildir. Bu noktada gözlem yapmak, staj deneyimi kazanmak, farklı alanları denemek ve mümkün olduğunca aktif olmak büyük önem taşır.

Psikoloji öğrencisi olmak pasif bir sürecin aksine sürekli merak etmeyi, araştırmayı ve deneyim kazanmayı gerektirir. Bu yüzden psikoloji okurken yapılan en büyük hatalardan biri, süreci sadece derslerle sınırlı tutmaktır.


Psikoloji öğrencileri olarak çoğumuz ilk bölüme başladığımızda klinik psikolog olma hayaliyle başlıyoruz. Ancak insanın olduğu her yerde çalışabilecek profesyoneller olarak, elbette sadece danışan almak tek seçenek değil. Sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji, nöropsikoloji, gelişim psikolojisi, endüstri ve örgüt psikolojisi gibi birçok farklı alan farklı ilgi alanlarına ve becerilere hitap ediyor. Ancak birçok öğrenci bu alanları keşfetmeden, daha en baştan kendini tek bir yola sınırlandırabiliyor ya da klinik tarafı daha çok rağbet gördüğü için bu tarafta kalmayı tercih edebiliyor.

Oysa lisans süreci, kendimizi tanımak ve güçlü yanlarımızı keşfetmek için oldukça değerli bir dönem. Hangi alana daha yatkın olduğumuzu, neyi gerçekten severek yaptığımızı ve nasıl bir çalışma biçiminin bize uygun olduğunu anlamanın yolu, farklı alanları deneyimlemekten geçiyor.

Stajlar, seçmeli dersler, araştırma projeleri ve gönüllü çalışmalar bu süreçte önemli fırsatlar sunuyor. Özellikle lisans eğitimi boyunca mümkün olduğunca farklı alanlarda ve kurumlarda staj yapmak, hem bakış açımızı genişletir hem de kendimize en uygun yolu bulmamızı kolaylaştırır.

Psikoloji okurken zaman zaman akademik yazmayı ve araştırmayı ikinci plana atabiliyoruz. Psikolojiyi çoğu zaman insanları anlamak ve terapi süreçleri üzerinden düşündüğümüz için, araştırma kısmı biraz daha uzak ve zorlayıcı gelebiliyor. Bu oldukça anlaşılır bir durum. Ancak psikoloji aynı zamanda bilimsel bir alan olduğu için, araştırma ve akademik yazım bu sürecin önemli bir parçasını oluşturuyor.

Makale okumak, araştırma yöntemlerini anlamaya çalışmak ya da yazı yazma pratiği yapmak ilk başta zorlayıcı hissettirebilir. Ama zamanla bu becerilerin hem düşünme biçimimizi geliştirdiğini hem de alana bakışımızı derinleştirdiğini fark ediyoruz.

Akademik yazım sadece tez döneminde gerekli olan bir beceri değil; aynı zamanda düşüncelerimizi daha net ifade edebilmemizi ve eleştirel bir bakış açısı geliştirebilmemizi de destekliyor.

Bölüm tercihi yaparken sıkça karşılaşılan bir ikilem var: İngilizce mi okumak, Türkçe mi?

Zaten klinik psikolog olacağım, İngilizceye çok da ihtiyacım olmayacak” düşüncesi oldukça yaygın. Bunun yanında İngilizce psikoloji okumak, Türkçe okumaya kıyasla daha zor gibi de gelebiliyor. Yeni bir dilde ders dinlemek, ödev yapmak ve akademik metinler okumak başlangıçta ciddi bir adaptasyon süreci gerektiriyor. Bu noktada zorlanmak oldukça normal. Ancak bu süreci atlattıktan sonra, İngilizce bilmenin sağladığı avantajlar daha net görülmeye başlanıyor. Özellikle literatüre doğrudan erişebilmek, güncel çalışmaları takip edebilmek ve farklı kaynaklardan beslenebilmek önemli bir fark yaratıyor.

Bunun yanı sıra Erasmus, yurt dışı yüksek lisans ve akademik fırsatlar da çok daha erişilebilir hale geliyor. İngilizce bilmek yalnızca başvuru sürecini kolaylaştırmakla kalmıyor; aynı zamanda farklı ülkelerde eğitim alma, farklı akademik çevrelerle temas kurma ve alanın uluslararası boyutunu deneyimleme imkânı sunuyor. Yurt dışındaki programların büyük bir kısmı İngilizce yürütüldüğü için, bu dile hâkim olmak seçenekleri ciddi anlamda artırıyor. Aynı zamanda akademik kariyer düşünenler için uluslararası makaleleri takip edebilmek, konferanslara katılabilmek ve farklı araştırmacılarla iletişim kurabilmek de önemli bir avantaj haline geliyor.

Psikoloji okurken  kurduğumuz bağlantılar da önemli bir rol oynuyor. Hocalarla iletişim kurmak, ders dışında sorular sormak, araştırma süreçlerine dahil olmaya çalışmak ya da staj yaptığımız yerlerde ilişkileri sürdürmek, düşündüğümüzden çok daha fazla kapı açabiliyor.

Bu noktada “networking” kavramı bazen yanlış anlaşılabiliyor. Sanki sadece çıkar ilişkisine dayalı bir şeymiş gibi algılanabiliyor. Oysa burada bahsettiğimiz şey, gerçekten merak ettiğimiz alanlarda insanlarla temas kurmak, öğrenmeye açık olmak ve süreç içinde doğal ilişkiler geliştirmek. Bir hocanın sizi hatırlaması, bir araştırma ekibine dahil olmanız ya da bir staj yerinden tekrar çağrılmanız çoğu zaman bu iletişimlerin sonucu oluyor.

Bu yüzden psikoloji okurken sadece bireysel ilerlemeye odaklanmak yerine, çevremizle kurduğumuz ilişkileri de önemsemek ve bu süreci doğal bir şekilde yönetmek uzun vadede bize çok şey kazandırıyor.

Ve tabii ki sosyal medya… Birçoğumuz için hem üretim alanı hem de bilgilerimizi paylaşabildiğimiz, insanlarla iletişim kurabildiğimiz geniş bir alan. Aynı zamanda kendimizi ifade etmek ve görünür olmak için de önemli bir fırsat sunuyor.

Ancak sosyal medyada içerik üretmek, beraberinde ciddi bir sorumluluğu da getiriyor. Ne kadar iyi eğitim almış olursak olalım, tek bir video ya da kısa bir içerik üzerinden birine tanı koymak mümkün değildir. Psikoloji, bireyin kendi bağlamı içinde değerlendirilmesini gerektiren bir alan. Bu yüzden sosyal medyada karşılaştığımız içerikleri doğrudan “bilimsel bilgi” olarak kabul etmek yerine daha eleştirel bir gözle değerlendirmek; aynı zamanda bir içerik üretirken ne kadar geniş bir kitleye ulaşabildiğimizi ve bu içeriklerin insanlar üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğini göz önünde bulundurarak hareket etmek oldukça değerli.

Başkalarının duygularını anlamaya, zorlanmalarını çözmeye ve onlara alan açmaya çalışırken, kendi duygularımızla ne kadar temas ettiğimiz çoğu zaman geri planda kalabiliyor. Oysa bir psikolog için en önemli araçlardan biri kendi farkındalığıdır. Kendi süreçlerimizle temas etmeden, onları anlamaya çalışmadan ilerlemek uzun vadede hem mesleki hem de kişisel olarak zorlayıcı hale gelebilir. Bu noktada kişinin kendi terapi sürecinden geçmesi, kendini tanıması ve kendi sınırlarını fark etmesi oldukça kıymetli.

Bir diğer nokta ise sürekli üretken olma hali. Sürekli staj yapmak, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak, kendimizi sürekli geliştirmek zorundaymış gibi hissetmek zamanla yorucu bir döngüye dönüşebilir. Bu “hep daha fazlasını yapmalıyım” hali fark etmeden kendimizi zorladığımız bir noktaya gelebilir.

Oysa bazen durmak, yavaşlamak ve süreci sindirmek daha sağlıklı ilerleyebilmek için yapmamız gereken tek şeydir.

Mezuniyetine yaklaşmış bir psikoloji öğrencisi olarak, 4 yıllık lisans sürecimde edindiğim deneyimlere dayanarak şunu söyleyebilirim: “Asla yapmayın” demek yerine, daha verimli ve kendinize iyi gelecek bir süreç için bu noktalara dikkat etmeye çalışmak oldukça değerli.  Umarım bu yazı, psikoloji okuyan ya da okumayı düşünen kişiler için küçük de olsa bir farkındalık yaratır. Herkesin yolu ve deneyimi kendine özgü, biricik.

Bu süreci kendinizi keşfettiğiniz, geliştiğiniz ve gerçekten keyif aldığınız bir yolculuk olarak deneyimlemenizi dilerim. Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

*