Barbie Psikolojik İnceleme

Barbie Film İncelemesi – Psikoloji

Psikoloji

Bu yılın en çok konuşulan filmlerinden biri oldu Barbie. Hakkında pek çok tartışma sürüyor. Filme gidilmeli mi gidilmemeli mi, film bize zararlı mesajlar mı veriyor, psikolojik yorumu nedir gibi birçok kişi merak ediyor. Haliyle gidip filmi izlemek ve yorumlamak da gerekli hale geldi. Barbie filmine bir de psikoloji çerçevesinden bakmak istedim. Filmin fragmanına buradan göz atabilirsiniz.

Çocukluğu Barbie oyuncakları ile geçen kız çocuklarından biriydim. Her zaman saçları, makyajı, fiziği, kıyafetleri mükemmel olan bu bebeğin kız çocuklarına belli standartları dayattığının bilinçli olarak farkında değildim. Yıllar geçtikçe farklı beden ölçülerinde, ten renklerinde ve engellere sahip Barbie’ler üretilse de klasik Barbie hep aynı kaldı: Sarışın, renkli gözlü, inanılmaz ince bir bel ve dolgun göğüsler. Çocukluk döneminin bitmesi ile Barbie’lerimi bir kenara kaldırsam da “mükemmel güzellikte kadın” imajı zihnimde çoktan yer etmişti. Ergenlikle beraber her daim zayıf olmalıyım, saçlarım ipeksi olmalı, makyajım akmamalı kurallarını geliştirmeye başladım. Hiç kilo problemi yaşamamama rağmen kilo alma korkusu içimi kapladı. Durum tanıdık geliyor değil mi?

Barbie Filmi İzlenmeli mi?

Haliyle bu kadar eleştirilen Barbie’nin filmi çıkınca aklınıza ilk şu gelebilir: “Bu filmi izlememeli!” İlk etapta bu fikre kapılmakta haklısınız, fragmanı izlediğinizde fikriniz kuvvetlendiyse yine haklısınız! Fragmanda herkesin çok mutlu ve çok sosyal olduğu, pespembe ve eğlence dolu bir Barbieland (Barbie Diyarı) karşılıyor bizi. Bu dünyada ağız kokusu, selülit, ilişki sorunları, uykusunu alamama gibi sorunların hiçbiri yok. Sadece müzik, dans, eğlence ve arkadaşlık var. Herkesin günü mükemmel geçiyor ve sonsuza dek böyle olacağı düşünülüyor. 

Yazının bu kısmından itibaren spoiler içeren detaylar var, uyarmadı demeyin!

Film ilk olarak Barbie’nin tarihçesinden bahsetse de asıl film başlangıcı bu zamana kadar üretilmiş evlerin, arabaların ve eşyaların uyum içinde yer aldığı Barbie Diyarı’nın gösterimine denk geliyor. Bu diyarda araba motoru, egzoz, su, ateş, kısacası plastik dışında hiçbir şey yok. Barbie süt içerken ortada gerçekten süt yok, ekmeği gerçekten ısırmıyor, duş alırken su yok. Burada aslında muzip bir gönderme söz konusu. Bizler de çocukken oynarken Barbie’lerimize duş aldırırdık ama gerçek su akmazdı, araba motorsuz çalışırdı, kahvaltıyı gerçekten midesine indirmezdi vs. Barbie’ler ana karakter olmakla birlikte yan karakter olarak Ken’leri görüyoruz. Ken’lerin tüm amacı birbirleriyle rekabet etmek, Barbie’nin dikkatini çekmek ve havalı görünmek. Ken’in Barbie sektöründe yan ürün olduğuna dair bir göndermeyi de burada görüyoruz. 

Şimdi biraz daha derinlere inelim. Ken’lerin hali ilk başta şapşal ve tatlı gelebilir. Ancak burada filmin en önemli vurgularından birini görüyoruz. Aslında Barbie Diyarı’ndaki Ken’lerin durumunu gerçek hayatta kadınlar yaşıyor. Sürekli erkeklerin ön planda olduğu, ataerkil sistemin devam ettiği ve kadınların çektiği zorlukları film ilk olarak Ken üzerinden anlatıyor. Filmin afişindeki sloganda da buraya gönderme yapıldığını görüyoruz:

“Barbie is everyting. Ken is just Ken.” (Barbie her şey demek. Ken ise yalnızca Ken.

Bir gece Barbie’nin ölüme dair düşünmeye başlaması, sabahında ağzının kokması ve gün içerisinde ayağının düz taban hale gelip bacaklarında selülit çıkması ile asıl hikâyenin başladığını söyleyebiliriz. Barbie bunların hiçbirini istemiyor, o arızalandı ve tekrar kusursuz güzellikte olması için tamir edilmesi gerek! Gerçek dünyada normal olan tüm bu detaylar Barbie için adeta bir kabus! Barbie, her şeyin tekrar mükemmel hale gelmesi için gerçek dünyaya yolculuk etmeye karar veriyor. Ken de ona bu yolculukta eşlik ediyor. 

Gerçek dünyada Barbie’nin karşılaştığı ilk şey sözel ve fiziksel taciz. Kadınlar olarak çoğu zaman başımıza gelen bu üzücü durumu ilk olarak Barbie kavramakta zorlanıyor. Barbie için zor olan anlar Ken’in bir aydınlanma yaşamasına yol açıyor. Ken ataerkillik kavramı ile tanışıyor. Ken keşfettiği bu yeni kavramla adeta sarhoş olur ve Barbieland’i Kenland’e çevirmek üzere geri döner. Barbie kendi diyarına geri döndüğünde artık her şey çok farklıdır, tüm Barbie’ler obje haline gelmiştir ve Ken’lere hizmet etmektedir. Bu sahnelerde ataerkilliğin zehrine ve kadını sadece objeleştiren şeyin Barbie değil, ataerkil düzenin de olduğuna dair vurgular yapılıyor. 

Ancak şunu da söylemeden geçemeyeceğim; ataerkil düzeni en çok besleyen kaynaklardan birisi yine kadınların kendisi“Mükemmel kadın” olmak, hiçbir kusura sahip olmamak gibi algılarla aslında kadınlar kendi kendilerini bir obje haline getiriyor. Bu perspektifle izlediğiniz zaman Barbie’nin kendisi de dahil olmak üzere herkesi eleştirdiğini ve eleştirilerinde haklı olduğunu görüyorsunuz. 

Film Barbie’nin güzellik dayatmalarından kurtulması ve Ken’in Barbie olmadan kim olduğunu keşfetmesi ile sonlanıyor. Ataerkil düzen içerisinde hem kadın hem erkek olarak kendimizi nasıl unuttuğumuz, erkek nasıl olmalı kadın nasıl olmalı kurallarına çok doğru noktalardan saldırıyor Barbie filmi. Böylelikle de bizi ters köşeye yatırıyor. 

Bana sorarsanız, her film gibi Barbie filmi de herkes tarafından sevilecek bir film değil. Ancak gönül rahatlığıyla bu filmin klişe Barbie standartlarını ve kadınların objeleştirilmesini dayatmadığını, aksine tam olarak bu objeleştirmeyi eleştirerek kadınların asıl gücünü ortaya koyan bir film olduğunu söyleyebilirim. Ben izlerken çok keyif aldım ve tavsiye ederim!

1 Yorum

  1. “Ancak şunu da söylemeden geçemeyeceğim; ataerkil düzeni en çok besleyen kaynaklardan birisi yine kadınların kendisi. “Mükemmel kadın” olmak, hiçbir kusura sahip olmamak gibi algılarla aslında kadınlar kendi kendilerini bir obje haline getiriyor.”

    Buradan ataerkil sistemi besleyen en önemli sorumluların, belki suçluların sizin gözünüzde kadınlar olduğu sonucunu mu çıkarmalıyım? ataerkil sistemin kadınların zihinlerini kendilerine problemli bakışta nasıl şekillendirdiğini, kendilerini bir obje haline getirmede içinde yaşanılan sistemin derin etkilerini görmezden gelmiyorsunuz evet yazıda bu da var. yine de bu sistemi besleyen en önemli sorumluluğu kadınlara yüklemeniz -yani eğer ifadenizi doğru anladıysam- sorunun çözümünde yardımcı olacak bir yaklaşım olarak gözükmedi bana… kendi sorumluluklarımızın da farkında olarak, ama kendimizi de günah keçisine çevirmeden daha mı sorun çözücü oluruz diye soruyorum şimdi kendime

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

*