Tavşan İmparatorluğu filminin psikolojik incelemesi

Tavşan İmparatorluğu: Kapsamlı Psikolojik İnceleme

Film/Psikoloji

Seyfettin Tokmak‘ın yazıp yönettiği 2024 yapımı Tavşan İmparatorluğu; konusu, sinematografisi ve psikolojik izdüşümleriyle çok kıymetli bir film. Hem öyküsü hem de atmosferi gereği ağır ve karanlık. Ama kesinlikle fragmanından daha keyifli bir seyre sahip. Çünkü fragman sizi boğup boğup duvara atacakmış gibi düşündürse de filmin nefes aldıran çok yeri var. Ben filmi özel gösterimde izledim. Film sonrası yönetmenin söyleşisi vardı. Çok da keyifli geçti.

Tavşan İmparatorluğu Filminin Konusu

Tavşan İmparatorluğu ne anlatıyor? Hikaye annesini henüz kaybetmiş Musa’nın babası tarafından itildiği bir rolün merkezinde ilerliyor. Babası Beko, Musa’yı rehabilitasyon merkezinden para alabilmek için “engelli rolü yapmaya” zorluyor. Akıllı, gururlu, iyi kalpli bir delikanlı olan Musa hem babasına hem de tazı yarışında tavşanları yem yapan Muzaffer’e savaş açıyor. Musa’nın kendini ve tavşanları kurtarması ise en büyük dileğimiz oluyor.

Musa’nın yası, sıkışmışlığı bizi derde kedere iterken, dişiyle tırnağıyla hayata tutunmasını da hayranlıkla izliyoruz. Psikolojik sağlamlık bir insan formuna girmiş. Babasına kızıyoruz ama onun çaresizliği de ayan beyan ortada. Yine de zalimce ama yine de çaresiz.

Filme Kısa Bir Bakış

Tavşan İmparatorluğu ses, ışık, doğayı harika bir şekilde kullanıyor. Adıyla müsemma, doğanın içinden bir film. İlerde yer vereceğim üzere; doğayla ilgili her şey bir sembol ve büyük bir anlam bütünlüğü yaratıyor. Oyuncu seçimi, Alpay Kaya başta olmak üzere muhteşem. O kadar doğal bir performans ki bu Alpay Kaya’nın Musa olma yetisinden gram şüphe etmiyorsunuz. Gözleriyle oynadığı her sahnede; bir göz süzme, bir kinlenme, bir incinmişlik sahnesinde Musa’nın hiçbir şey söylemesi gerekmiyor. Seyfettin Hoca’nın da dediği gibi diyaloğu azaltması çok daha vurucu ama aynı açıklıkta bir etki yaratıyor. Alpay Kaya’yı kesinlikle daha çok yerde görmek isterim. Bu yetenekler tek filmle kısıtlı kalmamalı.

Kubilay Tunçer’in (Muzaffer) kötü karakterlerini beğeniyorum. İnsanı çok çabuk nefret ettirebiliyor. Kesinlikle büyük yetenek! Erkin kaybıyla gelen narsistik kırılmayı da çok rahat çok profesyonel yansıtıyor. Sermet Yeşil ise Tavşan İmparatorluğu’nda bizi en çok yoran karaktere Beko’ya hayat veriyor. Yine çok iyi bir performans ve bu filmde yorulduğuna eminim. Sakladığı, gömdüğü, çeliştiği öyle çok duygu vardı ki Beko’nun, Sermet Bey’e yük olmamıştır diyemem.

Artık SPOILER kısmına geçiyoruz. Tavşan İmparatorluğu izlerken üzerime atılan her duygu zerresinden her anlam tanesine her şeyi buradan sonra yazacağım. İzlemeyenler, filmi izleyip gelebilir. Ben Film Psikoloğu, hazırsanız koşu başlıyor.

Tavşan Kaç Tazı Kovala

Filmin ana hattında devam eden bir paralel var. Tavşanlar yakalanıyor, ağaç diplerindeki kapanlara düşüyor. Aynı tavşanlar, akşama yapılacak bahisli tazı yarışında tazıları kudurtmak ve hızlı koşturmak için kullanılacak. Büyük ihtimalle ölecekler. Acı içinde. Kaçarken.

Tavşanları yakalayan baba Beko. Tazıları koşturup bahis oynatan Muzaffer… Hem yarışın hem de rehabilitasyon merkezinin sahibi Muzaffer! Beko’ya “rol yaptırma” fikrini veren de para vadeden de Muzaffer. Kati bir kötü bu adam. Sistemin sürdürücüsü değil kurucusu. Belki de bölüm sonu canavarı. Ama Musa’nın her bölümde her canavarla savaşması lazım. Tavşan İmparatorluğu kolay kurulmuyor…

Sadece tavşanlar mı bu hikayenin mağduru? Hayır, tazı da bu kötülüğe mahkum. Tavşan kaçıp tazı kovalasa da onları bu cepheye getiren Muzaffer. Sistemin sürdürücüleri tavşanları yakalayan, tazısını yarışa getiren, çocuğuna engelli rolü yaptıranlar. İtiraz etmeyenler, kendi çaresizliğinde boğulanlar.

Musa başlangıçta tavşan olduğuna çok emin. Bu yüzden onlarla özdeşim kuruyor. Tavşanları kendini kurtarır gibi kurtarıp tuzakları kendi kapanını yıkar gibi yıkıyor. Sonra kucağında tavşanla, başıboş bir tazı çıkıyor bir akşam. Mavi! Muzaffer’in kıymetli tazısı ama kaçmış, çıkmış bu sistemden. Çok da hırlıyor Mavi, saldıracak. Musa hırlamaya, kendini büyütmeye, Mavi’yi korkutmaya başlıyor. Artık o da hem tavşan hem tazı. Kurtuluş Mavi gibi kaçmaksa kaçmalı, dönmemek üzere.

Musa’nın Savaşı

Musa annesinin yasını tutamadan, Beko’nun ittiği çukurda debelenen bir delikanlı. Babasına çok kızgın. Tavşanları ve Musa’yı Muzaffer’e yem ettiği için. Ama kafeste öylece duran bir tavşan değil Musa. Kurtulması ve kurtarması için gerekirse denizi de yaracak bir sağlamlığı ve inadı var. Musa’nın inadı, savaşı en yalın haliyle psikolojik sağlamlık aslında.

Babası onu engelli rolü yapmaya, rapor almaya, rehabilitasyon merkezine gitmeye, Nergis’ten rol yapmayı öğrenmeye zorladığında asla boyun eğmiyor. Bazı şeylere ikna olsa da savaşı hep sürüyor. Karanlığın içinde gördüğü her ışığa koşuyor. Ufak intikamlar alıyor babasından, duygularını ve lafını da esirgemiyor. Savaşçılığını belki ilk sahnede bile görüyoruz. Bence Musa tuvaletini, heyeti ikna etmek ve rapor almak için kaçırmıyor. Bu bir isyan! Musa değil, babası utanacak.

Tavşan İmparatorluğu’nun delikanlısı Musa, hala da bir ana kuzusu zaten. Hastaneden döndükleri gün, evden annesinin yazmalarını, eteğini, yorganını alıp bir mağaraya, eski bir madene gidiyor. Orada kendisine ışığı yumuşak, duvarları soğuksa da kucağı sıcak bir ev kuruyor. Yatış şekli ve ileride çukurda kısılıp kaldığı an hala anneye duyduğu ihtiyacı apaçık gösteriyor. Hangi çocuk üzgünken annesine sığınmak istemez ki?

Nergis

Demiştim ya hani, tavşan da tazı da masum. Musa başta kızıyor Nergis’e mesela, babası annesinin saatini de ona verdi. Engelli rolü yapmayı öğreten de Nergis. Muzaffer’in kızından ne olacak?! Nasıl kızmasın? Musa’nın her şeyi çalınıyor. Kimliği bile. Bari o saat kalsaydı… Söküp alıyor saati. Ama çok geçmeden Nergis’in çaresizliğini de görüyor. Nergis de suçlu değil bu hikayede, o da kendi babasının kurbanı. Bir baba… Çocuğuna engelli rolü yaptırıp para kazanmayı kendine yedirebilen babalar! İşlevini kaybetmiş bir baba figürü. Artık otorite olarak görülemez zaten.

Babanın baba olmadığı bir yerde genç bir erkek büyümek zorunda kalıyor. Nitekim Musa da ipleri eline almak; kendini, Nergis’i, tavşanları ve belki Mavi’yi kurtarmak istiyor. Her korktuğunda da mağarasına sığınıyor. Nergis de dahil herkesi o mağarada korumaya çalışıyor.

Erk Kaybı ve Kastre Edilmiş Erkekler

Tavşan İmparatorluğu erkekliğin, gücün dışavurumunun; sorunlu, kusurlu olduğu bir yerde gücü şefkatten gelen bir hikaye anlatıyor. Bir kişinin umutlu inadının bile çok şey değiştirebileceğini vadediyor. Ama Muzaffer, Beko, Musa… Hepsi bu erkin bir parçası.

Önce Beko‘ya bakalım. Eşini zor bir işte çalışmaya gönderiyor ve oğlunun gözünde annesinin ölümüne sebep oluyor. Evin geçimini, ailenin ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Bir başka otoriteye kendini ezdirerek, sürekli ezilerek bir şeyler kazanmaya çalışıyor. Tüm bunlara rağmen de Beko bir baba. Ama işlevini yitirmiş bir baba. Hiçbir tabi görevini yerine getiremeyen Beko sembolik anlamda kastre olmuş, erki kaybetmiş bir durumda. Ama bu kayıptan onu çıkaracağını umduğu parayı almak için oğluna engelli rolü yaptırıyor. Kısacası sembolik olarak Musa’yı da kastre ediyor. Kimliği çalınan bir çocuk için başka ne denebilir ki.

Her şeye rağmen sevgisiz bir baba değil. Oğlunu Muzaffer’in önüne atmıyor. Musa’nın Tavşan İmparatorluğu’nu, mağarasını görünce hüngür hüngür ağlıyor. Oğlunun acısını görmüyor muydu? Görüyordu elbette. Ama buna yeri yoktu. Bastırdı geçti. Musa’yı yönetebilmek istedi. Beceremedikçe daha çok panikledi ve zalimleşti.

Muzaffer ve Mavi

Muzaffer’e bakıyoruz… İnsanlara hükmetme biçimi, bulunduğu çevrede sahip olduğu sorgulanmaz otorite, kendi kurduğu çetemsi yapıların içindeki rolü onu büyük bir erk sahibi kılıyor. Ama en hızlı tazısı, erkine en büyük katkıyı sunan unsur kaçıp gidiyor: Mavi!

Mavi’nin kaçması Muzaffer’in hazmedemediği bir durum. Filmde Beko’ya defalarca “Mavi’yi bul” diyor. Tazısını arıyor ama hasretinden, sevgisinden değil. Bahisçilerden birisi Mavi’den “kaçtı” olarak bahsedince, küfür kıyamet onu yarıştan kovuyor. Erk kaybını hatırlatan bir narsistik kırılma! Musa merkeze gelen müfettişlere “bunların hepsi rol yapıyor” diyor. Hem de Muzaffer bile oradayken. Bir narsistik kırılma daha!

Tavşan İmparatorluğu için en barbar karakter Muzaffer. Yumuşak karnı ise gücünün zayıflaması. Musa da Mavi de gücünü, hükmünü zayıflatıyor. Mavi bulununca sarılacak, öpecek mi sanmıştınız? Muzaffer’i ve kırılımlarını doğru okumamışsınız.

Kadınsız Bir Dünyanın Barbarlığı

Filmde birkaç saniye görünen bir anne dışında kadın karakter yok. O anne de yok gibiydi zaten, başını eğip emre uyup gitti. Bir de müfettiş var (Keşke daha cevval olsaydı). Hikayede kadın eksikliğini hissediyorsunuz. Sağduyu, şefkat, dengeleyici bir ses eksik. Ama bir taraftan da çok aklınıza yatıyor.

Musa’nın annesi yaşasa, Muzaffer’in hikayeye katılan bir eşi olsa olayların bu kadar kötü gidemeyeceğini hissediyorsunuz. Ben filmden sonra yönetmen Seyfettin Tokmak’ın söyleşisini de dinleme fırsatı buldum. Kadın karakter eksikliğini bilinçli olarak tasarladığını, bu kadar gaddar ve barbar bir hikayenin ancak erkek ağırlıklı bir zaman ve mekanda mümkün olduğunu düşündüğünü paylaştı.

Çok katıldım kendisine ve istediği şeyi yansıtabildiğini de söylerim. O kadar erkek egemen bir sistem ki hiçbir barbarlık sırıtmıyor. Karakterleri ve diyalogları azaltması da filmin sert atmosferini besliyor. Bunu da bilinçli yapmış. Ne diyebilirim ki yapmış ve olmuş. Emeğine sağlık.

Teknik Hatayı Düzeltelim

Bir bilgi hatası var filmde. İşin içinde olduğum için bilmeyenlere doğrusunu anlatmak isterim. Tavşan İmparatorluğu filminde; sahte engelli raporu aldırılan çocuklar ve gerçekten özel gereksinimli olan çocuklar bir sınıf ortamında eğitim görüyor. Bu bir özel eğitim alt sınıfı diye düşünüyorsunuz. Ama kurumun önündeki tabelada Özel eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi yazıyor. İşte burada bir hata var.

Özel Eğitim Alt Sınıfı, devlet okullarında yer alan ve benzer yaş, tanı ve seviyedeki özel gereksinimli çocukların tam zamanlı eğitim gördüğü bir sınıftır. Yani çocuklar toplu olarak, sınıf şeklinde eğitim görür. Doğrudan bir devlet okuludur. Yine aynı çocukların; hastane raporu ve RAM raporu almalarının ardından, hepsine ücretini devletin ödeyeceği ayda 8 derslik bir özel eğitim hakkı tanınır. Bu eğitim hakkı bireyseldir. Grup dersi de yapılır ama filmdeki sınıf ortamı olmaz. Grup dersi de 40 dakika sürer ve 2-3 çocuk birlikte derse katılır. Bu bireysel ve grup eğitim hakkı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerince karşılanır.

Rehabilitasyon merkezleri yine Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı çalışır. Ancak devlet okulu sisteminde değildir. Kurum kendisine kayıtlı olan öğrencileri için bireysel ve grup derslerini, kendi eğitim kadrosuyla yürütür. Yapılan her ders için ilçe müdürlüğüne fatura keser. Devlet, her çocuğun yapılmış ve faturası kesilmiş dersi için kuruma ödeme yapar. Kamu spotu: Rehabilitasyon merkezine raporuyla kayıp yaptırmış hiçbir çocuğun velisi kuruma ücret ödemez. En önemli gördüğüm kısım bu, dahasını merak ediyor ya da öğrenmek istiyorsanız yoruma sorunuzu yazabilirsiniz.

Kısacası burada işleyişi farklı olan iki eğitimin kurumunun birleştirildiği bir örnek görüyoruz. İkisinin farklı şeyler olduğunu sizlere “doğru bilgi” adına aktarmak istedim. Belki film için öykü geliştirmeyi kolaylaştırsın diye de bilinçli tercih etmişlerdir. Ama ben doğrusunu söyleyeyim.

Ufak Bir Sitem

Söyleşide Seyfettin Hoca’ya eşlik eden bir hanımefendi vardı. Kendisi hikayeyi bir doğu hikayesi olarak betimledi. Yanlış hatırlıyorsam affola, şehirde batıda bu hikayelere rastlamıyoruz da demişti. Biraz çevremizi görelim, tanıyalım isterim. Bu hikayeler; ülkenin her yerinde her an karşınıza çıkabilecek hikayeler. Ailelere çocuğunu “bizim rehabilitasyona” kaydettirsin diye para teklif edenler, dersi başka öğretmene yazıp işleyişte yardımcı öğretmene, stajyere yaptıranlar, zaten devletin sağladığı ücretsiz bir eğitimi “bizim kurumumuzda ücret istenmiyor” diye reklam yapanlar…

Artırıyorum; agresyon sorunu olan özel gereksinimli çocuklar için ek ücret talep eden kurumlar…

Artırıyorum; bazı rehabilitasyon merkezlerinin bazı çocuklara tam zamanlı eğitim vermesi ama bunu kaçak yapması… Daha da kötüsü bu çocukların kayıtlı olduğu özel eğitim alt sınıflarının, devlet okullarının, yine bu çocukları idare etmesi ve regüle olmaları zor olduğu için devamsızlıklarını görmezden gelmesi…

Bu saydıklarımın hiçbiri için Anadolu’da bir dağ köyüne gitmenize gerek yok. İzmir, İstanbul, Ankara’nın göbeğinde dönen dolaplardan bahsediyorum size. Sahil şeridine arkanızı dönün yeter. Hanımefendinin aksine ta doğulara gitmenize gerek yok.

Ben sadece devlet bu çocukların eğitim hakkını daha iyi korusun istiyorum. Çok sık teftişe gidiliyor, habersiz de gidiliyor. Ama yetmiyor. Onların düşündüğü her şeyi düşünerek, hinden daha hin olarak yapmalıyız bunu.

Tüm özel çocuklarımıza kocaman sevgilerimle…


Yazardan okumaya devam et

Hamnet: Yasın Dönüşümü

Bad Behaviour Film İncelemesi: Bir Aydınlanma Sorunu

Zeytin Ağacı: Gerçek mi Sahte mi

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

*